Godot Gelmiyor mu?
İpek Ek

TOKİ Konutları, Altındağ
“Biçim işlevi takip eder”in üzerinden yaklaşık yüz yıl, “ekmek bulamazlarsa pasta yesinler”in üzerindense iki yüz yıldan fazla zaman geçti. Birbiriyle alakasız gibi görünen bu iki sözün tek ortak yanı ikisinin de insana “ihtiyaç” kavramını hatırlatması olsa gerek. Ne de olsa ancak işlevi takip eden bir biçim, gerçek ihtiyaca cevap verebilir ve örneğin mimarı, ekmek isteyene pasta vermekten alıkoyabilirdi. Peki öyle mi oldu ki? Mesela günümüz mimarlığının ekmeğiyle pastasını ayrıştırmaya kalksak, kendimizi fırında mı pastanede mi buluruz acaba?
Örnekler yoğun, bulması kolay sanki: Duran suda yıkanmayan bir toplumun küvete merak salması, yetinmeyip balkona jakuzi koyması; yirmi beş katlı, “rezidans” lakaplı gökdelenlere baca şartı getirilmesi; toplamda 100-150’yi geçmeyen “elit” nüfusunun, zaten kent merkezinde yer aldığı için, pek çok lüks mekana kolayca gidebilmek amacıyla tercih ettiği aynı “rezidans”larda çözümlenen ve ne hikmetse müşteri gelmediği için mütemadiyen el değiştiren lüks alış-veriş, cafe, restoran birimleri; kuş uçmaz kervan geçmez olup nadiren kıyısından tek bir otoyolun geçtiği kent merkez çeperindeki bölgelere “kapalı” site yapılması, yine yetinmeyip 24 saat özel güvenlik sistemiyle “korunması”; çevre sokaklarından saatte tek bir arabanın bile zor geçtiği aynı kapalı sitelerde trafik “akışı”nın tehlike oluşturmaması için zemin altında çözülmesi; İstanbul Boğaz’ından neden sadece bir tane var ki denilerek, bir tane daha yapılıp, içinde “yalıyla rezidans”ın birbirine kavuşturulması; ağaç, saksı, orman kavramları kadar yataylık ve düşeylik kavramlarını da sorgulatan “düşey ormanlar”; yer yer çatı katında, meraklı gözler için “gözlemevi” bile içerebilen toplu konut projeleri vs. vs... Tüm bunlar, kent merkezinde Hummer kullanmak ya da ahşap yangın merdiveni kadar ironik ve ürkütücü .
Ya birileri bizimle dalga geçiyor, talep etmeden arz ediyor; ya da biz afyon içtik ve bunları gerçekten talep ediyoruz. Hal böyleyken insanın TOKİ’yi dürüstlüğünden ötürü takdir edesi geliyor. Nitekim TOKİ konutlarının (özellikle kent ölçeğinde facia yaratmakla beraber) bireysel ölçekte, kişinin gerçek ihtiyaçlarına gerçekçi ve kolay çözümler sunmaya çalışması, altında temiz niyetler barındırdığına delalet olsa gerek.

TOKİ’nin ekonomik çözümleri, yavan da olsa, ekmek yedirtmekle birlikte, gerçek fırının kokusu çoğumuza yabancı ve uzak. Nadiren hissedilmesi, iyi bir burun gerektiriyor; çünkü genellikle koku, ya bir köşede saklı duran bir yerlerden ya da oldukça geçmişten geliyor. Veya sürekli önümüze konan pastadan dolayı bellek yitimine uğrayan bizler, bir taraftan da anosmik olduk. Ama koku almada duyarsızlığa yol açan etmenler de günümüz mimarlığının ihtiyaç meselesine gösterdiği “aşırı” duyarlılıktan kaynaklanıyor galiba (ne de olsa herşeyin aşırısı aşırıdır derler!). Nitekim herhangi bir konut planına baktığınızda ihtiyaçları da “kullanıcının refahı” adına sınıflandırılmış bulursunuz. Mimari duyarlılık gereği, yatak odaları oturma odasından (tabii halen bu işleviyle kullanmayı başarabilenler için), ebeveyn yatak odası ise ilave “ebeveyn banyosu”yla çocuk odalarından çoktan ayrılmıştır bile. Zaten insan ihtiyacına daha “duyarlı” bir mimarlık, öncelikle ihtiyacı sınıflandırmalı, plan üzerinde hangi odanın neye karşılık geldiği kesin ve net bir dille, itinayla ince ince yazılmalıdır. Yalnızca sofa ve odalardan oluşan geleneksel (yitirildiği için geleneksel!) mimarlığın konut örneklerindeyse durum farklıdır; haremlik selamlık birbirinden ayrılsa bile, bir “ebeveyn yatak odası” bulunmamaktadır. İstediği odayı istediği biçimde kullanma hakkı konut sakinlerine tanınmıştır. Şimdilerdeyse evde yapabileceğiniz en esnek hareket, balkonu içeri almaktan ibaret. Durum köy ekmeği ile hamburger arasındaki farka benziyor. Sanırım bu yüzden o dönemin ev halkına “sakin,” bu dönemin ev halkına “kullanıcı” deniyor.

Yöresel Ev, Damlacık - İzmir ve Güzelyalı İzmir Konutları
Ekmeğin de pastanın da alıcısı var, ama ne biçim ne de işlev artık her zaman ihtiyacı takip etmiyor gibi. Belki de “ihtiyaç” anlam değiştiriyordur. Belki “Katı Olan Herşeyin [çoktan] Buharlaştığı” günümüzde, “ihtiyaç” da buharlaşmıştır ve geriye, hepimizde şizofrenik sayıklamalara yol açan izleri kalmıştır. Bu sayıklamaların etkisinde, ekmeği daha lezzetli yapmaya çalışmak yerine, hergün pasta yapan ve bu konuda uzmanlaşan günümüz mimarlığı, Beckett’in Vladimir ve Estragon’uyla aynı kaderi paylaşıyor sanki. Ve üstelik yine, Godot hiç gelmeyecekmiş gibi.
Referanslar:
Beckett, S., 2000, Godot'yu Beklerken, Kabalcı, İstanbul.
Sullivan, L.H., “The Tall Office Building Artistically Considered,” Lippincott's Magazine (Mart 1896).
Berman, M., 2010, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, İletişim Yayınları, İstanbul.
Eldem, S.H., 1954, Türk Evi Plan Tipleri, İTÜ, İstanbul.
“Biçim işlevi takip eder”in üzerinden yaklaşık yüz yıl, “ekmek bulamazlarsa pasta yesinler”in üzerindense iki yüz yıldan fazla zaman geçti. Birbiriyle alakasız gibi görünen bu iki sözün tek ortak yanı ikisinin de insana “ihtiyaç” kavramını hatırlatması olsa gerek. Ne de olsa ancak işlevi takip eden bir biçim, gerçek ihtiyaca cevap verebilir ve örneğin mimarı, ekmek isteyene pasta vermekten alıkoyabilirdi. Peki öyle mi oldu ki? Mesela günümüz mimarlığının ekmeğiyle pastasını ayrıştırmaya kalksak, kendimizi fırında mı pastanede mi buluruz acaba?
Örnekler yoğun, bulması kolay sanki: Duran suda yıkanmayan bir toplumun küvete merak salması, yetinmeyip balkona jakuzi koyması; yirmi beş katlı, “rezidans” lakaplı gökdelenlere baca şartı getirilmesi; toplamda 100-150’yi geçmeyen “elit” nüfusunun, zaten kent merkezinde yer aldığı için, pek çok lüks mekana kolayca gidebilmek amacıyla tercih ettiği aynı “rezidans”larda çözümlenen ve ne hikmetse müşteri gelmediği için mütemadiyen el değiştiren lüks alış-veriş, cafe, restoran birimleri; kuş uçmaz kervan geçmez olup nadiren kıyısından tek bir otoyolun geçtiği kent merkez çeperindeki bölgelere “kapalı” site yapılması, yine yetinmeyip 24 saat özel güvenlik sistemiyle “korunması”; çevre sokaklarından saatte tek bir arabanın bile zor geçtiği aynı kapalı sitelerde trafik “akışı”nın tehlike oluşturmaması için zemin altında çözülmesi; İstanbul Boğaz’ından neden sadece bir tane var ki denilerek, bir tane daha yapılıp, içinde “yalıyla rezidans”ın birbirine kavuşturulması; ağaç, saksı, orman kavramları kadar yataylık ve düşeylik kavramlarını da sorgulatan “düşey ormanlar”; yer yer çatı katında, meraklı gözler için “gözlemevi” bile içerebilen toplu konut projeleri vs. vs... Tüm bunlar, kent merkezinde Hummer kullanmak ya da ahşap yangın merdiveni kadar ironik ve ürkütücü .
Ya birileri bizimle dalga geçiyor, talep etmeden arz ediyor; ya da biz afyon içtik ve bunları gerçekten talep ediyoruz. Hal böyleyken insanın TOKİ’yi dürüstlüğünden ötürü takdir edesi geliyor. Nitekim TOKİ konutlarının (özellikle kent ölçeğinde facia yaratmakla beraber) bireysel ölçekte, kişinin gerçek ihtiyaçlarına gerçekçi ve kolay çözümler sunmaya çalışması, altında temiz niyetler barındırdığına delalet olsa gerek.

TOKİ’nin ekonomik çözümleri, yavan da olsa, ekmek yedirtmekle birlikte, gerçek fırının kokusu çoğumuza yabancı ve uzak. Nadiren hissedilmesi, iyi bir burun gerektiriyor; çünkü genellikle koku, ya bir köşede saklı duran bir yerlerden ya da oldukça geçmişten geliyor. Veya sürekli önümüze konan pastadan dolayı bellek yitimine uğrayan bizler, bir taraftan da anosmik olduk. Ama koku almada duyarsızlığa yol açan etmenler de günümüz mimarlığının ihtiyaç meselesine gösterdiği “aşırı” duyarlılıktan kaynaklanıyor galiba (ne de olsa herşeyin aşırısı aşırıdır derler!). Nitekim herhangi bir konut planına baktığınızda ihtiyaçları da “kullanıcının refahı” adına sınıflandırılmış bulursunuz. Mimari duyarlılık gereği, yatak odaları oturma odasından (tabii halen bu işleviyle kullanmayı başarabilenler için), ebeveyn yatak odası ise ilave “ebeveyn banyosu”yla çocuk odalarından çoktan ayrılmıştır bile. Zaten insan ihtiyacına daha “duyarlı” bir mimarlık, öncelikle ihtiyacı sınıflandırmalı, plan üzerinde hangi odanın neye karşılık geldiği kesin ve net bir dille, itinayla ince ince yazılmalıdır. Yalnızca sofa ve odalardan oluşan geleneksel (yitirildiği için geleneksel!) mimarlığın konut örneklerindeyse durum farklıdır; haremlik selamlık birbirinden ayrılsa bile, bir “ebeveyn yatak odası” bulunmamaktadır. İstediği odayı istediği biçimde kullanma hakkı konut sakinlerine tanınmıştır. Şimdilerdeyse evde yapabileceğiniz en esnek hareket, balkonu içeri almaktan ibaret. Durum köy ekmeği ile hamburger arasındaki farka benziyor. Sanırım bu yüzden o dönemin ev halkına “sakin,” bu dönemin ev halkına “kullanıcı” deniyor.

Yöresel Ev, Damlacık - İzmir ve Güzelyalı İzmir Konutları
Ekmeğin de pastanın da alıcısı var, ama ne biçim ne de işlev artık her zaman ihtiyacı takip etmiyor gibi. Belki de “ihtiyaç” anlam değiştiriyordur. Belki “Katı Olan Herşeyin [çoktan] Buharlaştığı” günümüzde, “ihtiyaç” da buharlaşmıştır ve geriye, hepimizde şizofrenik sayıklamalara yol açan izleri kalmıştır. Bu sayıklamaların etkisinde, ekmeği daha lezzetli yapmaya çalışmak yerine, hergün pasta yapan ve bu konuda uzmanlaşan günümüz mimarlığı, Beckett’in Vladimir ve Estragon’uyla aynı kaderi paylaşıyor sanki. Ve üstelik yine, Godot hiç gelmeyecekmiş gibi.
Referanslar:
Beckett, S., 2000, Godot'yu Beklerken, Kabalcı, İstanbul.
Sullivan, L.H., “The Tall Office Building Artistically Considered,” Lippincott's Magazine (Mart 1896).
Berman, M., 2010, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, İletişim Yayınları, İstanbul.
Eldem, S.H., 1954, Türk Evi Plan Tipleri, İTÜ, İstanbul.



