Rant Ediminde Kent Toprağı

Hakkı Yırtıcı

1980’lerle beraber, dünya genelindeki neo-liberal ekonomik politikalara paralel olarak, Türkiye’de önemli bir değişim geçirmeye başlamıştır. Hem ulusal hem de kentsel ölçekte uluslararası büyük sermaye yatırımlarına kolaylık sağlayan politik bir anlayışın gelişimi ve buna bağlı hukuksal düzenlemeler ile sermaye birikiminin niteliği değişmiş ve etki alanı genişlemiştir. Bu gelişmelerle beraber kentler sermayenin birikim aracı haline gelmiş ve bu araçsal mantığa göre şekillenmeye başlamışlardır. Bu süreçte sadece uluslararası sermaye değil devlet ve yerel yönetimler de önemli aktörler olarak ön plana çıkmaktadırlar. Bu durumun en olumsuz gelişimi ise altyapıya yönelik yatırımların sermayenin önünü açmakla sınırlı kalması ve diğer alanlardaki kamusal yatırımlarda hızlı düşüş ve buna bağlı olarak ortak, eşit ve demokratik bir yaşam alanı olması gereken kentlerin bu niteliklerinden uzaklaşmalarıdır. Bu durum haklı olarak çeşitli itiraz ve direnme stratejilerini de beraberinde getirmekte; konu, çeşitli meslek ve sivil toplum kuruluşlarının verdiği hukuksal mücadeleler; basın açıklamaları ve protestolar vasıtası ile kamuoyuna taşınmaktadır.

Bu kısa özete dayanarak bugün kentsel planlama ve kent merkezli bireysel hak, özgürlük ve yaşam bölgelerinin korunması alanındaki tartışmaların odağına sermayenin kentlerde yarattığı olumsuz gelişmeler ve bu gelişmeleri anlamanın temel aracı olan “kentsel rant” kavramının yerleştiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak bu tartışmalar kimi zaman spekülatif, yüzeysel ve durumun gerçekçi bir analizini yapmaktan çok uzak olabilmekte; kamu düzeyinde kuramsal ve tarihsel bir perspektif eksikliği hissedilmektedir. Bu nedenle bu makale çerçevesinde önce iktisat kuramı içinde rant kavramının ne anlama geldiğine kısaca değinilecek, ardından Türkiye özelinde tarihsel bir bakış açısı geliştirilmeye çalışılacaktır.

İktisat Kuramında Rant
Günümüzde iktisat kuramı içinde rant sadece toprağın değil her türlü üretim aracı ve mamulün kıtlığından doğan ve buna bağlı olarak emek harcamadan elde edilen gelir olarak tanımlanmaktadır. Özellikle tam rekabet koşullarının oluşmadığı piyasalarda, bir malın kıtlığı nedeniyle olağanın üzerinde bir fiyatla satışından elde edilen gelir tanımına vurgu yapılmaktadır. Bu tanımlama çerçevesinden bakıldığında kıtlık rantının pek çok nedeni olabilmektedir. Özellikle devletin piyasa ekonomisine müdahale ettiği, ithalata çeşitli kısıtlamalar koyduğu, ithalat iznini lisans ve kotalarla belirlediği durumlarda bu ayrıcalıklı haklara sahip olan girişimcilerin, haksız rekabet koşullarında elde ettikleri gelir rantı oluşturmaktadır. Diğer bir neden de devletin ekonomiyi teşvik etmek amacıyla, kamu iktisadi teşebbüsleri aracılığı ile üretilen ara girdileri piyasa fiyatının altında özel sektöre satmasıdır.

Soyak’a (2007) göre günümüz iktisat literatüründe rant kavramından rant arama kavramına doğru bir değişim gerçekleşmiştir. Bu bağlamda rant arama, bazı grup ve bireylerin politik mekanizmalardan kaynak transfer edebilmek için yaptıkları faaliyetler sonucunda ortaya çıkan kayıpları içermektedir. Rant bu anlamıyla yalnızca toprağın kıtlığı gibi doğal mekanizmalara bağlanmamakta, yapay olarak yaratılan politik içerikli rant kavramı da meselenin içine dahil edilmektedir. Bu şekli ile bir sermaye birikiminden öte devletin ve yerel yönetimlerinde önemli aktörler olarak sürece katıldıkları, siyasi ve ideolojik boyutları olan karmaşık bir yapı ortaya çıkmaktadır.

Ancak klasik iktisat kuramı açısından bakıldığında rant kavramının ilk olarak, doğal ve dolayısıyla kıt bir kaynak olarak toprak üzerinden tanımlanmış olması normaldir. Rant kavramı bir bütün olarak Ricardo tarafından oluşturulmuştur (Emiroğlu, K., Danışoğlu, B. vd, 2006). Ricardo’ya göre toprak miktar itibariyle sabit olduğundan, kıt bir üretim faktörüdür. Tüm bu topraklar bu nedenle kıtlık rantı elde ederler. Ekonomi geliştikçe emek ve sermaye artar. Toprağın önce en verimli kısmı kullanılır. Diğer faktörler arttıkça daha az verimli topraklar da kullanılmaya başlanır. Bu toprakların getirisi daha azdır. Dolayısıyla toprakta azalan getiri kanunu geçerlidir. Ürün fiyatı en verimsiz topraktaki maliyete göre oluşacağından, aradaki fark toprak sahibine gidecek ve verimli toprakların rantı daha yüksek olacaktır. Böylelikle rant, salt mülkiyet hakkından doğan, çalışma sonucu elde edilmeyen bir gelir olur.

Turan (2009), Marx’a dayanarak kapitalist ilişkiler içinde mülkiyet ve rant ilişkilerini şu şekilde açıklamaktadır: Üretim biçimi, üretim güçleri ile üretim ilişkilerinin bir bütünüdür ve üretim güçleri emekten ve diğer üretim araçlarından (toprak ve hammadde); üretim ilişkileri ise mülkiyet ilişkilerinden oluşmaktadır. O halde, üretim ilişkileri, üretim araçlarının mülkiyet biçimleri, toplumsal sınıfların üretimdeki yerleri, bu sınıfların birbirlerine karşı konumları ve üretilen ürünlerin paylaşımı olarak ifade edilir. Bu ilişkiler üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete dayanmaktadır. Özel mülkiyete dayanan kapitalist üretim biçiminde doğal olarak, üretim faktörleri olan toprak, sermaye ve emek üzerinde özel mülkiyet bulunmakta ve üretim faktörlerinin kullanılmasıyla elde edilen gelir ise bunların arasında paylaşılmaktadır. Bu açıdan kar da, rant da emeğin ürünü olan değerden hiçbir katkısı olmaksızın alınan paylardır.

Marx toprak rantını ikiye ayırır: Bunlar “mutlak rant” ve “farklılık rantı”dır. Mutlak rant, özel büyük toprak mülkiyeti tekelinden kaynaklanmakta ya da Türkiye’de olduğu gibi devlet mülkiyetinden özel mülkiyete geçiş sürecinde toprağın nitelik değiştirmesi ve bu arada ortaya çıkan ranta el konması olarak tanımlanmaktadır. Farklılık rantı ise toprağın (kent içindeki) konumu, imar yasalarındaki düzenlemelerle eşit topraklar arasında yaratılan farka ve o toprak üzerinde yapılan yatırımla oluşan nitelik değişikliğine bağlı oluşan ranttır.

Türkiye’de Rantın Gelişimi: 1923 - 2010
Türkiye ile ilk kapitalist ilişkilerin ortaya çıktığı Avrupa arasında temel bir fark bulunmaktadır. Avrupa’da toprağın bir meta olarak üretimi ve oluşan rantın paylaşımı kapitalistler arasındaki özel mülkiyet ilişkileri ve toprağa aktarılan sermaye miktarı bağlamında gerçekleşmektedir. Yani burada farklılık rantı esastır. Türkiye’de ise bu ilişki devletin mülkiyetindeki toprağın özel mülkiyete geçişi şeklinde gerçekleşmekte ve bu şekli ile mutlak rant esastır.

Bu farklılığın nedenini anlamak için Osmanlı İmparatorluğu’ndaki mülkiyet ilişkilerine bakmak gerekmektedir. Avrupa’da feodal toplumsal yapı dahilinde, soylu ve serf arasındaki ilişki burjuva sınıfının yükselmesi ve toprağın metalaşması ile bozulmuş ve yerini sermaye arasındaki mülkiyet ilişkilerine görece kolay bir şekilde bırakmış; toprak üzerinden sermaye birikimi bu şekilde gerçekleşmiştir. Osmanlı’da ise, istisnaları olmakla birlikte, toprak mülkiyeti doğrudan devlete aittir.

Divitçioğlu’nun (2010) “Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu” isimli kitabında belirttiği üzere Osmanlı toplumunda asli üretim aracı olan toprağın mülkiyeti devlete aittir ama halkın “tımar” esasına dayanarak toprağı ekip – biçme hakkı bulunmaktadır. Osmanlı saltanat anlayışına göre hükümdarın mülkü olan toprak, kendi sülalesine irsen geçer. Burada önemli olan devletle özdeş olan sultanın ölümü ile toprak üzerindeki hakların yine devlet ile özdeş olan yeni varise geçmesidir. Toprak şehzadelere, devletin ileri gelenlerine, askerlere ve yerel yöneticilere tımar olarak ve ancak kullanım hakkı için verilir. Tımar sahibi bu topraklar üzerinde tarım yapmak, asker yetiştirmek, vergi vermek ve zamanı geldiğinde yetiştirdiği askerleri savaşa yollamakla yükümlüdür.

Osmanlı, bu merkeziyetçi toprak mülkiyeti yapısı içinde toprağı, 18. ve 19. Yüzyıllarda, Avrupa’da gelişen piyasa ekonomisinin aksine, yeniden üretmekte hantal kalmıştır. 1923’de Cumhuriyet’in ilanı ve modernleşme projesi dahilinde de bu hantallık devam etmiştir. Öncelikle ulusal bir ekonomi kurmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında toprak dağıtılarak, ekonomik hareketlilik sağlanacakken; azınlıkların ülkeyi terk etmek zorunda kalması ile devletin elindeki toprak miktarı artmıştır. Daha sonraki yıllarda köylüye toprak dağıtma çabaları ise asla yeterli ve adil olamamış; çoğunlukla sınırlı ve sadece belli kesimlerin rant kazanması ile sonuçlanmıştır.

Şengül (2009) “Kentsel Çelişki ve Siyaset” isimli kitabında Türkiye’de kentleşmenin gelişimini üç ayrı döneme ayırmaktadır. Bu üç ayrı dönem aynı zamanda toprağın ekonomiye katılımı ve bu süreçte öne çıkan aktörlerin belirginleşmesi olarak da okunabilir. Buna göre birinci dönem 1923 – 1950 yılları arasında “ulus-devletin kentleşmesi”dir. 1950 – 1980 yılları arasında “emek gücünün kentleşmesi” ikinci dönemi oluşturur. 1980 ve sonrası ise “sermayenin kentleşmesi” olarak son dönemi tanımlamaktadır. Her dönem hem ulusal hem uluslararası ölçekte bir dizi siyasi ve ekonomik gelişmelerle belirginleşmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu her ne kadar Osmanlı geleneğinden bir kopuş olarak algılansa da, bu dönemde Osmanlı’nın merkezci zihniyeti korunmuştur. Bunda yeni kurulan ulus-devletin Türk kimliği altında yeni bir siyasi yapı oluşturma çabasının etkisi büyüktür. Kentleşme açısından bakılırsa, Ankara başkent olarak ön plana çıkmaktadır. Yeni bir modern ulusun inşasında Ankara siyasi ve ideolojik bir proje olarak hızla gelişmeye başlamış; İstanbul Osmanlı geleneğinden kopmaya çalışan genç cumhuriyetin ilgi alanı dışında kalmış; diğer Anadolu kentleri ise kaynak yetersizliğinden ve önceliğin sanayileşmeye verilmesinden dolayı hızlı bir gelişme göstermekten uzak kalmışlardır. Bu dönemde kent toprağını dönüştüren asıl güç devlet ve onun üst düzey yöneticileri idi.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Marshall yardımları ile Türkiye’de tarımın modernizasyonu başlamış ve ilk defa devlet elitinin bir projesi olarak modernleşme, yerini tabandan gelen ve kapitalist koşulların zorladığı bir modernleşme sürecine bırakmıştır. Böylelikle tarımın modernizasyonu sonucu kırsal alanda ortaya çıkan istihdam fazlası kentlerde birikmeye başlamış ve Türkiye 19. yüzyılda Avrupa’nın yaşadığı kent planlaması, altyapı, konut ve benzeri sorunlarla ilk defa karşı karşıya kalmıştır. İthal ikameci sanayileşmenin devletin ekonomi politikası olarak benimsediği bu dönemde, lisans ve kotalarla kısıtlanan ithal mallardan ortaya çıkan kıtlık rantı görece büyük sermayenin asıl ilgi alanı olurken, kentsel dönüşüm ve kent toprağından elde edilen rant gelirinin bölüşümü orta ve küçük ölçekli girişimciye bırakılmıştır.

Bu dönemde artan konut ihtiyacı, Türkiye’ye özgü bir model olarak yapsatçılık ile karşılanmaya çalışılmıştır. Bu modelde özel mülkiyet üzerine orta ve küçük girişimcinin sermaye yatırımı yaparak oluşan farklılık rantı üzerinden sermaye birikimi sağlanmıştır. Yapsatçılık şu şekilde işlemekte idi: Yeterli sermaye birikimine sahip olmayan girişimci, toprak sahibine yapılacak konutlardan belli bir kısmını vermeyi taahhüt etmekte ve böylelikle arsa için sermaye yatırmak zorunda kalmamaktaydı. Daha temel inşaatından ve taksitle konutların satışı ise yine bir ön sermaye birikimine ihtiyaç duymadan inşaata yatırım yapılmasını sağlamakta; kırsal bölgelerden gelen vasıfsız iş gücü de inşaat maliyetlerini oldukça düşürmekte idi. 1980’lere kadar Türkiye’de kentleşmenin ve kent toprağının dönüşümünde yapsatçılık önemli bir model olarak ön plana çıkmıştır. Bugün halen genel bir planlama yerine parsel bazında, birbirine eklemlenerek oluşmuş bir kent dokusunun ve kalitesiz bir işçilikle oluşmuş konut stokunun sorunları en önemli kentsel sorunlardan biri olarak ön plana çıkmaktadır. Bugün ikinci kuşak olarak adlandırılabilecek yeni bir olgu ortaya çıkmıştır. Kalitesiz işçilik sonucunda konut stoku yarım asırlık bir sürede eskimiş, kent içindeki toprağın tükenmesi ve yeni imar yasaları ile yapı irtifalarının yükseltilmesi ile kent içindeki bu arsalardaki konutlar yıkılmakta ve yenileri inşa edilmektedir. Kaynakların bu şekilde israf edilir ve yeni oluşan rant sermayeye aktarılırken; artan yoğunluk nedeniyle gereken yol, kanalizasyon, su, elektrik gibi altyapı yatırımları yerel yönetimlere ve dolayısıyla kamuya yüklenmektedir. Örneğin 1823’de Londra’da, Belgravia konut bölgesinin 200 yıllık geçmişine rağmen halen kentin en prestijli konut bölgesi olduğu düşünülürse durumun vahameti daha iyi anlaşılabilir (Olsen, 1964).

Devletin kendi mülkiyetindeki topraklar üzerinden adil ve düzenli bir toprak paylaşımını başaramadığı bu dönemde öne çıkan diğer bir olgu ise gecekondudur. Gecekondu bu dönemde kırsaldan kentlere göç edenlerin belli bir kesimi için devletin karşılayamadığı konut ihtiyacının yasal olmayan bir şekilde çözümü olarak ön plana çıktı. Böylelikle kentlere göç eden yüz binler kent çeperlerinde ya da kentin değerli olmadığı için boş bırakılan alanlarında neredeyse bir gecede ortaya çıkan kent parçaları inşa etmeye başladılar. Zaman zaman göstermelik yıkımlar yapılmasına rağmen gecekondu esasen yoksul alt sınıfın devlet mülkiyetindeki kent toprağından rant elde etmesinin aracı oldu. Daha sonra yapılan aflar, tapu dağıtmalar, altyapı hizmetlerinin götürülmesi ile de bu bölgeler yasal nitelik kazandılar.

24 Ocak 1980 kararları ile birlikle Türkiye için yeni bir dönem açıldı. İthal ikameci sanayileşme stratejisinden vazgeçilen Türkiye’de küresel sermayeye eklemlenmek amacıyla bir dizi düzenleme yapılmaya başlandı. Bu son dönemin özelliği Türkiye’de serbest piyasa koşullarını oluşturacak bir dizi karar alınması ve küresel sermayenin dolaşımını kolaylaştırılması idi. Devletin borçlanarak altyapı yatırımlarına ağırlık vermesi; bono ve tahvil gibi yatırım araçlarını üretmeden rant elde etmenin yeni araçları haline getirdi. Özal döneminde Toplu Konut Yasası’nın çıkmasıyla da ilk defa büyük rant getirisi vaat eden kent büyük sermayenin ilgi alanına girdi.

Bir önceki dönemde, mevcut altyapı hizmetlerini kullanmak amacıyla, imar değişikliklerine paralel olarak kent içinde ve kent çeperlerinde, kente eklemlenerek parsel bazında yatırım yapan küçük ve orta girişimcinin yerini; kentin dışındaki büyük toprak parçalarında yeni uydu kentler yaratan ve buradaki rant gelirini kendi sermaye birikimine katan sermaye almış oldu. Böylelikle Türkiye’de kentler bugünkü çeşitli lüks konut siteleri, alışveriş merkezleri, eğitim kampüsleri, sanayi bölgelerinden oluşan çok parçalı, dışa kapalı, her biri ayrı bir merkez olan yamalı bohça görünümünü almaya başladı.

Kentsel rantın üretimi ve paylaşımına bugün bakıldığında, ortaya çıkan manzara şudur: Devletin mülkiyetinde olan ormanlarda, tarım topraklarında, kıyılarda, kentlerde görülen özel mülkiyet olgusu, 2000’li yılların başından bu yana büyük ölçekli projelerin, dev alışveriş merkezlerinin, turizm ve sanayi yatırımlarının taleplerinin karşılanması amacıyla ayrıcalıklı imar hakları ve yeni finansman yöntemleriyle birlikte hızlanmış ve bu varlıklar pazarlanmaya başlamıştır. Mali sermayenin bağımsız bir aktör haline geldiği bu süreçte, kentsel rantlar küresel kapitalizme eklemlenmenin önemli bir aracı haline gelmiştir. Mülkiyet devri gerçekleştirilmek istenen ve konum rantı yüksek olan alanın öncelikle planı değiştirilerek sermaye yatırımına olanak sağlayan farklılık rantı, ihale sürecinde sağlanan ayrıcalıklarla satışı gerçekleştirildikten sonra mutlak rant oluşturulmaktadır. Böylece hem farklılık rantı hem de mutlak rant birlikte toprağın yeni sahibine aktarılmaktadır. Planlama ile sağlanan ayrıcalıklardan dolayı yoğun yapılaşma ve altyapı maliyetleri ise devlet tarafından karşılanarak kamunun zarar etmesine ve sosyal adalet ilkelerinin zedelenmesine yol açılmaktadır (Turan, 2009).

Kuşkusuz bu, serbest piyasa ekonomisinin dayattığı kaçınılmaz bir durum değildir. Hem kentsel yapıları hem ülkenin gelişme dinamiğini çarpıtan bu mekanizma karşısında özellikle Batı Avrupa ülkelerinde yeni kurumsal düzenlemeler bulunmaktadır. Bu kurumsal düzenlemeler ülkelerin siyasal özelliklerine göre değişik biçimler alabilmekle beraber temelde şu şekildedirler: Kamu elindekini arsa stoklarını arttırmak, arsaların mülkiyetini devretmek yerine uzun süreli kiralama yolları geliştirmek, kentsel toprak mülkiyetini iki boyutlu kabul etmek ve üçüncü boyutu olan yapı yapma hakkını kamunun saymak ve kamuya ödenen bedel karşılığı devretmek ya da çok ciddi bir vergilendirme politikası geliştirmek. Bu araçların kullanılmasıyla bir yandan toplumdaki birikim süreci sağlıklı ve üretimi özendirici hale getirmekte, diğer yandan arsa toplumun yarattığı değere haksız elkoyma aracı olmaktan çıkarılarak imar düzeni yozlaşmaktan korunmaktadır. Bunun yanı sıra kentsel arsanın değer artışları yerel yönetimlere gelir haline getirilerek kentleşmenin finansmanı sağlanarak, kentsel hizmetlerin üretimi yeterli hale getirilmektedir (Tekeli, 2009).

Ancak Tekeli’nin bahsettiği ve kentsel rantı kontrol etmeye yönelik mekanizmalar Türkiye’de hiç uygulanmamış ya da daha doğru söylemek gerekirse uygulanamamıştır. Bu bir türlü olamama durumunda, devletin ve yerel yönetimlerin oluşan kentsel rantın dağıtımını her zaman siyasi bir güç olarak görmelerinin ve kullanmalarının payı büyüktür. Planlama piyasayı düzenleyen, getirdiği birtakım kısıtlamalarla kamu yararını gözeten bir araç olması gerekirken, bugünkü durumda piyasanın önündeki engelleri kaldıran bir planlama anlayışı hakimdir.

Son Söz
Yukarıda sözü edilen kentlerin yamalı bohça görünümü bugün sadece mekansal değil sınıfsal bir ayrımın; kent toprağından rant edinen ve edinmeyenlerin de göstergesidir (Kurtuluş, 2005). Kent içinde ve çeperlerinde genel bir planlama yapılmadan, sadece parsel ölçeğinde yapılan değişiklilerle kent toprağında farklılık rantı yaratılmakta ve büyük sermayeye aktarılmakta; bu ranttan beyaz yakalı yeni bir sınıf yararlanabilirken, kentin diğer sakinleri bu alanların dışına sürülmektedirler. Bu kurgu içinde büyük sermayenin spekülasyon alanına dönen kentlerde sınıf ayrımları, gelir dağılımındaki eşitsizlik, kentlerin sunduğu temel servislerden yararlanma imkanlarındaki haksızlıklar keskinleşmektedir. Böylelikle kentler bir arada yaşama kültürünün merkezi olmak yerine hızla toplumsal eşitsizliklerin ve keskin ayrımların mekanı haline gelmektedirler.

Kaynakça
Divitçioğlu, S. (2010); Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu, Türkiye İş Bankası Yayınları.
Emiroğlu, K., Danışoğlu, B., Berberoğlu, B. (2006); Ekonomi Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları.
Kurtuluş, H. (2005); İstanbul’da Kentsel Ayrışma, Bağlam Yayınları.
Olsen, D. J. (1964); Town Planning In London, Yale University Press.
Soyak, M. (2007); Rant ve Rant Aramanın Ekonomi Politiği: Eleştirel Bir Yaklaşım, Bilim ve Ütopya Dergisi, sayı: 160.
Şengül, H. T. (2009); Kentsel Çelişki ve Siyaset, İmge Kitabevi.
Tekeli, İ. (2009); Kentsel Arsa, Altyapı ve Kentsel Hizmetler, Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
Turan, M. (2009); Türkiye’de Kentsel Rant: Devlet Mülkiyetinden Özel Mülkiyete, Tan Yayıncılık.

Not: Bu makale daha önce TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi yayını olan Dosya Dergisi'nin 21. sayısında, Ekim 2010 tarihinde yayınlanmıştır.