'Leonard'laşan Bir Kent ve Onun 'Joel'leşmiş Yaşantısı
Pelin Çetken

Kimlik bir kimsenin yaşadığı şeylerin onda birikmesiyle oluşuyor. Biraz zaman alsa da ancak böyle böyle kuruluyor kimlikler. Kişinin üzerinden geçip giden, yaşanılan şeyler, tortularını bırakıyorlar onda. O tortular birikiyor, kişiyi daha anlamlı kılıyor. Ona ses veren, renk veren, onu o yapan, özel kılan bir şey oluyorlar. İçerdikleri tortular ile ayrışıyor insanlar.
Herkesin yaşadığı olaylar, durumlar sanki o kişinin süzgecinden geçip, ondan bir şeyler alarak, ona bir şeyler katarak, onun tarzında var oluyorlar. Bazı şeyler sonsuza dek o kişide kalıyor. Bazıları ise, 5 saniyede sonsuzlukta kaybolabiliyor. Bunun dinamiğini de kuran gene o kişi oluyor.
Geçmiş kişide onun üslubunca var oluyor, birikiyor. İnsanın tüm bu birikintileri hafızasını oluşturuyor. Kişinin kendine has kişisel bir zamansallığı, nesneselliği, özneselliği oluyor. Her şeyin tanımı kişinin hafızasında bir kere de onun ağzından yapılıyor. Kendi kendinin kişisel sözlüğünü, kılavuzunu kuruyor kişi. Hafızasıyla var oluyor; o gidince, kişi de gidiyor, sanki hiç yaşamamışçasına. Her şey siliniyor, sadece bedeni kalıyor, onu da nasıl kullanacağını hatırlamıyor, bilmiyor kişi.
Hafıza, dünya gerçekliğini içimizde bir yerlere inşa edebilmemizi sağlıyor. Dışarıda kalan her şey, içeride kişinin elinden gelen tüm mimari yeteneklere bağlı olarak yeniden inşa ediliyor sanki. Üstelik içeride inşa edilen bu yer, tortuların kenti, her insanda daha farklı kurgulanıyor. Yaşanılanlardan ne kadarının kalacağını gene insan belirliyor. Tortuların kenti kişiyi bazen tüm dünya gerçekliğinden koruyan bir yer haline geliyor, insanlar bu yüzden en çok anılarına sığınıyorlar kriz anlarında. Dünya gerçekliğini silip, kendi kurdukları gerçekliklerine dalıyorlar.
İçeride özenle biriktirilenler dışarıda çeşitli referans noktalarına sahip oluyorlar. Sıradan nesneler ve yaşantılar kişiden kişiye özelleşiyor, onun dünyasının kralı ve kraliçesi oluyor. Yıllarca “anısı” var diye atılamayan nesneler dört bir yanda içerideki dünyanın onaylayıcısı olarak bekliyorlar. Sanki onlar atılırsa içerideki dünyadan bir şeyler eksilecekmiş gibi, sanki kişi eksilecekmiş gibi korkuluyor.
Anlar, anıla anıla anıya dönüşüyor tüm bu birikmeler eşiğinde. Sanki anımsamak kalıcı olmakla da alakalı oluveriyor bu sırada. Anlarını kendinde tutsak ettiğin müddetçe sanki hiç ölünmüyor, yok olunmuyor. Yaşadıklarını korumak, gerek nesneler üzerinden gerekse içinde kurduğun o tortusal kent üzerinden korumak, hiçleşmemek, hep var olmak anlamına geliyor; insanlar ölüyor, onlarla ilgili anılar kalıyor, ölüm bile yalanlaşıyor, yeniliyor bu durum karşısında.
Anımsamanın bu kadar güçlü etkide olması bazen garip bir biçimde onu korkutucu kılıyor. Bazı zamanlarda acı veren bir şeye dönüşebiliyor bu eylem. Yaşadığının kanıtı olan o tortular bazı olaylar karşısında sızım sızım sızlıyor, onları silme isteği yaratıyor. Ama ki bu öyle kolayca olmuyor. Unutmak, yaşadıklarından bir kısmını silip atmak istiyor insan, kendini var eden bazı şeylerin de onu bir süre var etmemesini hatta hiçleştirmesini istiyor. Bazı şeyler keşke birikmeseydi diye dövünüyor insan.
Kentte birikenler de tıpkı bir insanda olduğu gibi kentin hafızasını oluşturuyor. Bir yandan keşke birikmeseydi diye dövünülenler, diğer yanda biriktiği için özelleşen, tek haline gelen yerleriyle kent istese de istemese de tıpkı insan gibi yaşadıklarıyla var oluyor, kişiliğini kurguluyor. Yaşadığı ya da belki yaşatıldığı denilmeli, her şey onda tıpkı bir insanda birikirmişçesine birikiyor, tortuları onun hafızasını oluşturuyor. Kentin hafızası o kentteki tüm yaşantıları barındırdığı, tüm onları yaşayanlar için bir referans noktası olduğu için daha da ayrı bir önem kazanıyor. Yığınla inşa edilen binalar, düzenlenen lale dolu parklar, yıkılan gecekondular, dönüştürülen semtler bir yanda, tüm bunlar olurken katledilen gazeteciler, yaşanan politik savaşlar, iktidar oyunları gibi yığınla şey de diğer yanda kentle birlikte yürüyen, devam eden bir hikayeye dönüşüyor. Bir kent ismi anıldığında tüm bunlar bir şekilde hatırlanıyor. Nerede kim öldürülmüş, hangi meydanlarda kimler toplanmış, iktidar mekanizmaları neler yapmış, sonrasında nereler, nasıl dönüşmüş hepsi bir kentin hafızasında birikiyor, onunla birlikte hareket ediyor. Kent sürekli değişen dönüşen bir şeyken hafızası bunları o kentin hikayesine ekliyor. Kentin yaşayanlarının hafızası da o hikayeden çeşitli tortuları alıyor ve tüm bunlar bir kervan misali zamanda yolculuklarına iç içe geçmişçesine devam ediyorlar.
Kent ne zamanki silinip silinip yeniden var olan bir şeye dönüşüyor, o zaman kent insanlarında bir kriz başlıyor. Kendi anılarına referans olan noktaların o referanslıklarını koruyamamaları, ben neredeyim, sorusuna, boşlukta yaşama duygusuna sürüklüyor kişileri. Silinip yeniden üretilmiş bir yerin de kentte insanlarda yer etmesi zamanla halloluyor, ama önceki yaşanmışlıklar birden kendilerine yalnızca içerideki dünyada yer bulabiliyorlar bu noktada, çünkü dış dünya gerçekliği insanların yaşadıklarına her zaman önem vermiyor. 30 yıllık bir park yıkılıp, o yer bir apartmana dönüştüğünde, parkla yaşanmışlığı olanlar mı yoksa apartmandan kazanılacak paralar mı sorusunun cevabı her zaman paradan yana oluyor. Anıların parasal bir karşılığı bulunuyor kentte.
Bu zamanla hallolma meselesi ise de çoğu zaman kişinin yaşadığı çevreyi umursamama haliyle çözülüyor. Değişen dünya ile baş edemeyeceğine anlayan bünye kabuğuna çekiliyor. Kendi iç dünyasında kurduğu o tortusal kenti onun sığınağı oluyor. “Nostalji furya” ları ise işte böyle böyle başarılı oluyor, çünkü herkes birden 60’lardaki şarkıları dinlemeye başlıyor. Bugün o insanlar için boşluk, dün ise tortusal kentlerinin yıldızı oluyor, fon müziği olarak da Beatles’dan “Yesterday” i dinlemek en yakışanı oluyor.
Geçmişine tutunan bir film; Memento (Nolan, 2000)

Geçmişe sığınma o geçmiş olan şeye tutunarak var olma hali en çok Memento’nun Leonard’ı için söz konusu oluyor. Leonard’ın hafızası filmde ancak bir yere kadar her şeyi hatırlayabiliyor, o yerden sonrası ise bir devir daimden ibaret oluyor. Yaşıyor ve yaşadıkları birikmeden, siliniyor ve o unutuyor, hiç yaşamamışçasına. Anların onda birikmemesi, zamanın o kayıp hissi onda her günü yeni bir gün olarak yaşatıyor. En son hatırladığı şey karısının ölümü olan bir adam her gün bu son yaşadığı şeyi dün yaşamışçasına yeniden hatırlıyor ve karısının intikamını almak için yolara düşüyor.
Filmde Leonard anların onda birikmemesi haline karşın bir yöntem olarak beyninin hatırlayamadığı o anları bedenine bir nevi işleyerek var ediyor. Beyninde birikmeyenler bedenine, çektiği fotoğraflara, yazdığı yazılara birikiyor. Ve diğerlerinin beyninde kurguladığı o tortusal dünyayı Leonard elinde kalan tek şeyi, bedeni üzerinde fiziksel olarak var ediyor. Dış dünya gerçekliğine ekliyor kendi içsel gerçekliğini. Bedenine çeşitli notlar yazan, dövmeler yaptıran, çektiği fotoğraflarla ve yanlarına aldığı notlarla hafızasını zorlayan, hafızasını bedeni üzerinde taşıyan Leonard ancak böyle böyle varlığını sürdürebiliyor. Bedeni, tuttuğu notlar ve çektiği fotoğraflar onun bundan sonrasında yeri yurdu, her şeyi oluyor. Anıları bir insanı var ettiği kadar unuttukları da yok ediyor çünkü.

Her uyanışında nerede olduğunu hiçbir zaman bilmiyor Leonard. Bunu anlayabilmek için telaşla kalkıp etrafı karıştırıyor, dünden, kendinden bir iz bulmaya çalışıyor. Sanki hep bir boşluğun içinde dolanıyor. Hafızasının sürekli yeniden başlaması, her seferinde bir önce ne olduğunu hatırlayamama hali zaman duygusunu yitirmesine sebep oluyor. Zaman duygusunu yitirmiş biçimde geçmişini arıyor Leonard etrafta, onu tutabileceği, onda kalan tek şey bedeniyle birlikte. Etrafında bulduğu tanımadığı, anlamadığı şeyler birden üzerine yazmış olduğu bir notla, çekmiş olduğu bir fotoğrafla anlam kazanıyor. Ama paranoyak bir biçimde bunlardan da şüphe etmesi gerekiyor. Çünkü yaşadığı her şey ortada olunca, kendini bu kadar ortaya koyunca gerçeklikler daha kolay değiştirilebilir oluyor. Kimi zaman o fark etmeden bir şeyler değişiyor, ama o bu farkında olmama haliyle hikayesine devam edebiliyor. Çünkü bilmek ne kadar acı veren, ağır bir şey ise, bilmemek de o kadar hafifleten bir şeye dönüşüyor.

Parça parça görüntüler geliyor geçmişe dair Leonard’ın gözüne zaman zaman ama bunların hepsi ne zamana dair bilinmiyor; belki 10 yıllık bir hikayenin belki de 10 günlük bir hikayenin içinde mi olunduğu anlaşılmıyor. Bu kayıplık izleyeni de sarıyor. Leonard ile birlikte katili ararken, bu kesik kesik anlık görüntüler, en başta Leonard’a da kuşkuyla bakmayı getiriyor.
Filmde tersten bir kurgu ile hikayenin sonu filmin en başında veriliyor. Bu sıkıcı bir durum yaratmanın aksine, izleyen kimseyi de geçmişi bulma telaşına düşürüyor, 'Leonard'laştırıyor. Böyle biten bir hikayenin en başında ne olmuş sorusuna tutsak kalınıyor film boyunca.
Leonard ise bilmek, hatırlamak arzusu ile dört bir yanda karısının katillerini ararken, belki de bildiği an canının çok acıyacağı gerçeğini böylelikle kolayca silerek yoluna devam ediyor. Hatırlamamak belki de onu asıl mutlu edecek olan şey ama o bunu da hiçbir zaman bilmiyor.

Hafızanın olmadığı anlarda kişinin nasıl bir kriz eşiğinde olduğunu gösteren, varlığını sürdürebilmek için elinde ne varsa onu kullanarak iz bırakma telaşına düşen bir insanın hikayesi olan Memento’ya bakılınca hafızasını donduran bir kentin de nasıl bir kriz eşiğinde yaşabileceği düşünülebiliyor. Leonardlaşmış bir kentte bir yere kadar bir şeylerin hatırlandığı geri kalanların ise hep bir devir daim olduğu bir kentte bilinçsizce bir boşluğun içinde hikayenin başının aranabileceği, üstelik hikayenin en başında da katilin arayan kişi olma ihtimalinin saklı olduğu gerçeğinin asla akla getirilmeyeceği görülebiliyor. Zaman kavramının yitimi ve ortalıkta dolanan ansız, anısız insanlar ve onların kurduğu ansız, anısız kentlerin kimliksizliğinde yaşamak da bizlerin filmi oluyor.
Devir daim halinde kendini yenilemenin dozajı mühim galiba en çok bu noktada. Dozaj miktarı kaçınca doz aşımından zehirlenme ve toplu bilinç kaybına uğranabiliyor kentte. Bilinç kaybı silinmeleri, silinmişlik, boşluğu getiriyor. Hatırlamak günden güne korkutucu hale gelebiliyor. Neyi hatırlıyorsun meselesi en yakıcı şey oluyor. Anlar, anılara karışıyor, kent krizini en çok insanları üzerinde yaşıyor.
Geçmişini silen bir film; Eternal Sunshine of Spotless Mind (Gondry, 2004)

Leonard’ın aksine, yaşadıklarından bunalarak onları silip daha mutlu olacağına inanan iki insanın silinme hikayesi izleniyor Eternal Sunshine of Spotless Mind’da. Sorunlu ilişkilerini birbirlerine dair anılarını beyinlerinden sildirerek lekesiz bir zihnin peşine düşüyor filmin ana karakterleri Joel ve Clementine.
Ama gene görülüyor ki, bilinçli bir sildirme işlemi bile huzursuz kılıyor ruhları. Yaşanmışlıkların silinmesinin verdiği o eksilme haline direnç gözleniyor filmde. Joel silinme işleminin tam ortasında anlıyor ki, o bu işlemi yaptırmak istemiyor ve o andan itibaren eğlenceli bir kovalamaca başlıyor siliciler ve silinecek anılar arasında. Çünkü silinmesi amaçlanan anılar Joel tarafından çok alakasız başka anılara taşınıyor, ancak böyle kendini ve anılarını koruyabiliyor Joel. Örneğin sevgilisiyle kanepede oturduğu bir anı ve mekanı birden çocukluğundaki bir an ve mekana dönüştürüyor Joel. Silicilerin anı avına yenik düşmemek için başka anıları arasında zihinsel bir yolculuğa çıkıyor, ama silinme işleminin tamamlanmasına engel olamıyor.

Kente bakınca da silicilerin aramızda olduğu ve bir yaşanmışlık avının ortasında yaşanıldığı kolaylıkla görülebiliyor. Yeni yaşanmışlıklara yer açmak için eskiler temizleniyor, siliniyor. Tarlabaşı, Sulukule gibi kentin kentle “sorunlu ilişkilere” sahip kısımları tıpkı filmdeki gibi silinerek çözülmeye çalışılıyor. Ve tüm direnişlere rağmen filmdekinden farksız biçimde buralardaki yaşanmışlık sıfırlanıyor, silinme işlemi özenle tamamlanıyor.
Film, artık birbirini hiç hatırlamayan, tanımayan, birbirine yabancılaşmış Joel ve Clementine’ın birbirini bulması ve onların tüm bu birbirlerini sildirme çılgınlıklarına rağmen sorunlu olmasını dahi göze alarak yeniden bir ilişkiye başlayacaklarının umudu ile son buluyor. Tüm bu yabancılaşmaya rağmen özneler yerinde duruyorsa sorun yok, yeniden de anlar, anılar yaşanabilir diyor sanki film.

Bu noktada kente baktığımızda Tarlabaşı ve Sulukule örneklerinde öznelerin de silindiğini görmek bizlere başka cevaplar veriyor. Özneyi yaşadığı yerden silerek, yaşadığı yeri de sildiğinin farkına varmayan şeyler oluyor bu kentte. İlişkiler başka öznelerle başka türlü kuruluyor, geçmiş gene bir nostaljik nesneye dönüşüyor, üstelik üzerinden para kazanılan bir nesneye. Geçmişi bilinçlice sildikten sonra yaşanan krizde o geçmişin nostaljik karından yararlanarak, eski öznelerden kurtulmuş bir şekilde, yeni öznelerle yeni yaşamlar kurmak gene en temizi ve en karlısı oluyor.

Öte yandan geçmişiyle kalsın kent, hiç değişmesin her şey aynı kalsın tavrı da aslında bugünü silmekle eşdeğer oluyor. Asıl mesele “Yesterday” şarkısını fon müziği yapmadan bugünü kurabilmek olarak karşımıza çıkıyor. Ama bugünü öyle kurabilmek çok ağrılı, sancılı bir süreç iken kimse bu kadar acıya dayanmıyor.
Mimarın, yapan adamın ya da kadının aslında her yapış eyleminde onu yapabilmek için başka şeyleri de sildiğini fark etmesi gerekiyor öncelikle. Kent birikerek var olan bir şeyken, bu birikmelere elbette silinmeler de ekleniyor. Kentin hafızası aslında her şeyi hatırlıyor, silinmelerini dahi hatırlıyor. Bu iç içe beraberce gidilen kervanda bilmek, hatırlamak hep acı veren bir eylem olduğundan kimi zaman silinmelerin hafifliğine sığınmak biraz Leonard biraz da Joel gibi olmak bizleri bugünün sancılarından koruyan bir şey oluyor.
Galiba en başta saklanılan yerden çıkıp bugünün sancılarına, ağrılarına kulak vermek, Joel gibi tamamen silinmeden hemen önce kendinle yüzleşmek, Leonard gibi katil kim diye boşluğun içinde dolanırken aslında önce kendinden şüphelenmek gerekiyor.
Ama bunlar bir türlü olmuyor. İstediğin kadarını hatırlamak bünyenin sana verdiği en güzel hediye oluyor. Leonard gibi yaşayan bir kentte, Joel gibi silinerek yaşamak da kader haline geliyor.
Kaynak:
Nolan, Christopher ,Memento, 2000
Gondry , Michel, Eternal Sunshine of Spotless Mind, 2004
Herkesin yaşadığı olaylar, durumlar sanki o kişinin süzgecinden geçip, ondan bir şeyler alarak, ona bir şeyler katarak, onun tarzında var oluyorlar. Bazı şeyler sonsuza dek o kişide kalıyor. Bazıları ise, 5 saniyede sonsuzlukta kaybolabiliyor. Bunun dinamiğini de kuran gene o kişi oluyor.
Geçmiş kişide onun üslubunca var oluyor, birikiyor. İnsanın tüm bu birikintileri hafızasını oluşturuyor. Kişinin kendine has kişisel bir zamansallığı, nesneselliği, özneselliği oluyor. Her şeyin tanımı kişinin hafızasında bir kere de onun ağzından yapılıyor. Kendi kendinin kişisel sözlüğünü, kılavuzunu kuruyor kişi. Hafızasıyla var oluyor; o gidince, kişi de gidiyor, sanki hiç yaşamamışçasına. Her şey siliniyor, sadece bedeni kalıyor, onu da nasıl kullanacağını hatırlamıyor, bilmiyor kişi.
Hafıza, dünya gerçekliğini içimizde bir yerlere inşa edebilmemizi sağlıyor. Dışarıda kalan her şey, içeride kişinin elinden gelen tüm mimari yeteneklere bağlı olarak yeniden inşa ediliyor sanki. Üstelik içeride inşa edilen bu yer, tortuların kenti, her insanda daha farklı kurgulanıyor. Yaşanılanlardan ne kadarının kalacağını gene insan belirliyor. Tortuların kenti kişiyi bazen tüm dünya gerçekliğinden koruyan bir yer haline geliyor, insanlar bu yüzden en çok anılarına sığınıyorlar kriz anlarında. Dünya gerçekliğini silip, kendi kurdukları gerçekliklerine dalıyorlar.
İçeride özenle biriktirilenler dışarıda çeşitli referans noktalarına sahip oluyorlar. Sıradan nesneler ve yaşantılar kişiden kişiye özelleşiyor, onun dünyasının kralı ve kraliçesi oluyor. Yıllarca “anısı” var diye atılamayan nesneler dört bir yanda içerideki dünyanın onaylayıcısı olarak bekliyorlar. Sanki onlar atılırsa içerideki dünyadan bir şeyler eksilecekmiş gibi, sanki kişi eksilecekmiş gibi korkuluyor.
Anlar, anıla anıla anıya dönüşüyor tüm bu birikmeler eşiğinde. Sanki anımsamak kalıcı olmakla da alakalı oluveriyor bu sırada. Anlarını kendinde tutsak ettiğin müddetçe sanki hiç ölünmüyor, yok olunmuyor. Yaşadıklarını korumak, gerek nesneler üzerinden gerekse içinde kurduğun o tortusal kent üzerinden korumak, hiçleşmemek, hep var olmak anlamına geliyor; insanlar ölüyor, onlarla ilgili anılar kalıyor, ölüm bile yalanlaşıyor, yeniliyor bu durum karşısında.
Anımsamanın bu kadar güçlü etkide olması bazen garip bir biçimde onu korkutucu kılıyor. Bazı zamanlarda acı veren bir şeye dönüşebiliyor bu eylem. Yaşadığının kanıtı olan o tortular bazı olaylar karşısında sızım sızım sızlıyor, onları silme isteği yaratıyor. Ama ki bu öyle kolayca olmuyor. Unutmak, yaşadıklarından bir kısmını silip atmak istiyor insan, kendini var eden bazı şeylerin de onu bir süre var etmemesini hatta hiçleştirmesini istiyor. Bazı şeyler keşke birikmeseydi diye dövünüyor insan.
Kentte birikenler de tıpkı bir insanda olduğu gibi kentin hafızasını oluşturuyor. Bir yandan keşke birikmeseydi diye dövünülenler, diğer yanda biriktiği için özelleşen, tek haline gelen yerleriyle kent istese de istemese de tıpkı insan gibi yaşadıklarıyla var oluyor, kişiliğini kurguluyor. Yaşadığı ya da belki yaşatıldığı denilmeli, her şey onda tıpkı bir insanda birikirmişçesine birikiyor, tortuları onun hafızasını oluşturuyor. Kentin hafızası o kentteki tüm yaşantıları barındırdığı, tüm onları yaşayanlar için bir referans noktası olduğu için daha da ayrı bir önem kazanıyor. Yığınla inşa edilen binalar, düzenlenen lale dolu parklar, yıkılan gecekondular, dönüştürülen semtler bir yanda, tüm bunlar olurken katledilen gazeteciler, yaşanan politik savaşlar, iktidar oyunları gibi yığınla şey de diğer yanda kentle birlikte yürüyen, devam eden bir hikayeye dönüşüyor. Bir kent ismi anıldığında tüm bunlar bir şekilde hatırlanıyor. Nerede kim öldürülmüş, hangi meydanlarda kimler toplanmış, iktidar mekanizmaları neler yapmış, sonrasında nereler, nasıl dönüşmüş hepsi bir kentin hafızasında birikiyor, onunla birlikte hareket ediyor. Kent sürekli değişen dönüşen bir şeyken hafızası bunları o kentin hikayesine ekliyor. Kentin yaşayanlarının hafızası da o hikayeden çeşitli tortuları alıyor ve tüm bunlar bir kervan misali zamanda yolculuklarına iç içe geçmişçesine devam ediyorlar.
Kent ne zamanki silinip silinip yeniden var olan bir şeye dönüşüyor, o zaman kent insanlarında bir kriz başlıyor. Kendi anılarına referans olan noktaların o referanslıklarını koruyamamaları, ben neredeyim, sorusuna, boşlukta yaşama duygusuna sürüklüyor kişileri. Silinip yeniden üretilmiş bir yerin de kentte insanlarda yer etmesi zamanla halloluyor, ama önceki yaşanmışlıklar birden kendilerine yalnızca içerideki dünyada yer bulabiliyorlar bu noktada, çünkü dış dünya gerçekliği insanların yaşadıklarına her zaman önem vermiyor. 30 yıllık bir park yıkılıp, o yer bir apartmana dönüştüğünde, parkla yaşanmışlığı olanlar mı yoksa apartmandan kazanılacak paralar mı sorusunun cevabı her zaman paradan yana oluyor. Anıların parasal bir karşılığı bulunuyor kentte.
Bu zamanla hallolma meselesi ise de çoğu zaman kişinin yaşadığı çevreyi umursamama haliyle çözülüyor. Değişen dünya ile baş edemeyeceğine anlayan bünye kabuğuna çekiliyor. Kendi iç dünyasında kurduğu o tortusal kenti onun sığınağı oluyor. “Nostalji furya” ları ise işte böyle böyle başarılı oluyor, çünkü herkes birden 60’lardaki şarkıları dinlemeye başlıyor. Bugün o insanlar için boşluk, dün ise tortusal kentlerinin yıldızı oluyor, fon müziği olarak da Beatles’dan “Yesterday” i dinlemek en yakışanı oluyor.
Geçmişine tutunan bir film; Memento (Nolan, 2000)

Geçmişe sığınma o geçmiş olan şeye tutunarak var olma hali en çok Memento’nun Leonard’ı için söz konusu oluyor. Leonard’ın hafızası filmde ancak bir yere kadar her şeyi hatırlayabiliyor, o yerden sonrası ise bir devir daimden ibaret oluyor. Yaşıyor ve yaşadıkları birikmeden, siliniyor ve o unutuyor, hiç yaşamamışçasına. Anların onda birikmemesi, zamanın o kayıp hissi onda her günü yeni bir gün olarak yaşatıyor. En son hatırladığı şey karısının ölümü olan bir adam her gün bu son yaşadığı şeyi dün yaşamışçasına yeniden hatırlıyor ve karısının intikamını almak için yolara düşüyor.
Filmde Leonard anların onda birikmemesi haline karşın bir yöntem olarak beyninin hatırlayamadığı o anları bedenine bir nevi işleyerek var ediyor. Beyninde birikmeyenler bedenine, çektiği fotoğraflara, yazdığı yazılara birikiyor. Ve diğerlerinin beyninde kurguladığı o tortusal dünyayı Leonard elinde kalan tek şeyi, bedeni üzerinde fiziksel olarak var ediyor. Dış dünya gerçekliğine ekliyor kendi içsel gerçekliğini. Bedenine çeşitli notlar yazan, dövmeler yaptıran, çektiği fotoğraflarla ve yanlarına aldığı notlarla hafızasını zorlayan, hafızasını bedeni üzerinde taşıyan Leonard ancak böyle böyle varlığını sürdürebiliyor. Bedeni, tuttuğu notlar ve çektiği fotoğraflar onun bundan sonrasında yeri yurdu, her şeyi oluyor. Anıları bir insanı var ettiği kadar unuttukları da yok ediyor çünkü.

Her uyanışında nerede olduğunu hiçbir zaman bilmiyor Leonard. Bunu anlayabilmek için telaşla kalkıp etrafı karıştırıyor, dünden, kendinden bir iz bulmaya çalışıyor. Sanki hep bir boşluğun içinde dolanıyor. Hafızasının sürekli yeniden başlaması, her seferinde bir önce ne olduğunu hatırlayamama hali zaman duygusunu yitirmesine sebep oluyor. Zaman duygusunu yitirmiş biçimde geçmişini arıyor Leonard etrafta, onu tutabileceği, onda kalan tek şey bedeniyle birlikte. Etrafında bulduğu tanımadığı, anlamadığı şeyler birden üzerine yazmış olduğu bir notla, çekmiş olduğu bir fotoğrafla anlam kazanıyor. Ama paranoyak bir biçimde bunlardan da şüphe etmesi gerekiyor. Çünkü yaşadığı her şey ortada olunca, kendini bu kadar ortaya koyunca gerçeklikler daha kolay değiştirilebilir oluyor. Kimi zaman o fark etmeden bir şeyler değişiyor, ama o bu farkında olmama haliyle hikayesine devam edebiliyor. Çünkü bilmek ne kadar acı veren, ağır bir şey ise, bilmemek de o kadar hafifleten bir şeye dönüşüyor.

Parça parça görüntüler geliyor geçmişe dair Leonard’ın gözüne zaman zaman ama bunların hepsi ne zamana dair bilinmiyor; belki 10 yıllık bir hikayenin belki de 10 günlük bir hikayenin içinde mi olunduğu anlaşılmıyor. Bu kayıplık izleyeni de sarıyor. Leonard ile birlikte katili ararken, bu kesik kesik anlık görüntüler, en başta Leonard’a da kuşkuyla bakmayı getiriyor.
Filmde tersten bir kurgu ile hikayenin sonu filmin en başında veriliyor. Bu sıkıcı bir durum yaratmanın aksine, izleyen kimseyi de geçmişi bulma telaşına düşürüyor, 'Leonard'laştırıyor. Böyle biten bir hikayenin en başında ne olmuş sorusuna tutsak kalınıyor film boyunca.
Leonard ise bilmek, hatırlamak arzusu ile dört bir yanda karısının katillerini ararken, belki de bildiği an canının çok acıyacağı gerçeğini böylelikle kolayca silerek yoluna devam ediyor. Hatırlamamak belki de onu asıl mutlu edecek olan şey ama o bunu da hiçbir zaman bilmiyor.

Hafızanın olmadığı anlarda kişinin nasıl bir kriz eşiğinde olduğunu gösteren, varlığını sürdürebilmek için elinde ne varsa onu kullanarak iz bırakma telaşına düşen bir insanın hikayesi olan Memento’ya bakılınca hafızasını donduran bir kentin de nasıl bir kriz eşiğinde yaşabileceği düşünülebiliyor. Leonardlaşmış bir kentte bir yere kadar bir şeylerin hatırlandığı geri kalanların ise hep bir devir daim olduğu bir kentte bilinçsizce bir boşluğun içinde hikayenin başının aranabileceği, üstelik hikayenin en başında da katilin arayan kişi olma ihtimalinin saklı olduğu gerçeğinin asla akla getirilmeyeceği görülebiliyor. Zaman kavramının yitimi ve ortalıkta dolanan ansız, anısız insanlar ve onların kurduğu ansız, anısız kentlerin kimliksizliğinde yaşamak da bizlerin filmi oluyor.
Devir daim halinde kendini yenilemenin dozajı mühim galiba en çok bu noktada. Dozaj miktarı kaçınca doz aşımından zehirlenme ve toplu bilinç kaybına uğranabiliyor kentte. Bilinç kaybı silinmeleri, silinmişlik, boşluğu getiriyor. Hatırlamak günden güne korkutucu hale gelebiliyor. Neyi hatırlıyorsun meselesi en yakıcı şey oluyor. Anlar, anılara karışıyor, kent krizini en çok insanları üzerinde yaşıyor.
Geçmişini silen bir film; Eternal Sunshine of Spotless Mind (Gondry, 2004)

Leonard’ın aksine, yaşadıklarından bunalarak onları silip daha mutlu olacağına inanan iki insanın silinme hikayesi izleniyor Eternal Sunshine of Spotless Mind’da. Sorunlu ilişkilerini birbirlerine dair anılarını beyinlerinden sildirerek lekesiz bir zihnin peşine düşüyor filmin ana karakterleri Joel ve Clementine.
Ama gene görülüyor ki, bilinçli bir sildirme işlemi bile huzursuz kılıyor ruhları. Yaşanmışlıkların silinmesinin verdiği o eksilme haline direnç gözleniyor filmde. Joel silinme işleminin tam ortasında anlıyor ki, o bu işlemi yaptırmak istemiyor ve o andan itibaren eğlenceli bir kovalamaca başlıyor siliciler ve silinecek anılar arasında. Çünkü silinmesi amaçlanan anılar Joel tarafından çok alakasız başka anılara taşınıyor, ancak böyle kendini ve anılarını koruyabiliyor Joel. Örneğin sevgilisiyle kanepede oturduğu bir anı ve mekanı birden çocukluğundaki bir an ve mekana dönüştürüyor Joel. Silicilerin anı avına yenik düşmemek için başka anıları arasında zihinsel bir yolculuğa çıkıyor, ama silinme işleminin tamamlanmasına engel olamıyor.

Kente bakınca da silicilerin aramızda olduğu ve bir yaşanmışlık avının ortasında yaşanıldığı kolaylıkla görülebiliyor. Yeni yaşanmışlıklara yer açmak için eskiler temizleniyor, siliniyor. Tarlabaşı, Sulukule gibi kentin kentle “sorunlu ilişkilere” sahip kısımları tıpkı filmdeki gibi silinerek çözülmeye çalışılıyor. Ve tüm direnişlere rağmen filmdekinden farksız biçimde buralardaki yaşanmışlık sıfırlanıyor, silinme işlemi özenle tamamlanıyor.
Film, artık birbirini hiç hatırlamayan, tanımayan, birbirine yabancılaşmış Joel ve Clementine’ın birbirini bulması ve onların tüm bu birbirlerini sildirme çılgınlıklarına rağmen sorunlu olmasını dahi göze alarak yeniden bir ilişkiye başlayacaklarının umudu ile son buluyor. Tüm bu yabancılaşmaya rağmen özneler yerinde duruyorsa sorun yok, yeniden de anlar, anılar yaşanabilir diyor sanki film.

Bu noktada kente baktığımızda Tarlabaşı ve Sulukule örneklerinde öznelerin de silindiğini görmek bizlere başka cevaplar veriyor. Özneyi yaşadığı yerden silerek, yaşadığı yeri de sildiğinin farkına varmayan şeyler oluyor bu kentte. İlişkiler başka öznelerle başka türlü kuruluyor, geçmiş gene bir nostaljik nesneye dönüşüyor, üstelik üzerinden para kazanılan bir nesneye. Geçmişi bilinçlice sildikten sonra yaşanan krizde o geçmişin nostaljik karından yararlanarak, eski öznelerden kurtulmuş bir şekilde, yeni öznelerle yeni yaşamlar kurmak gene en temizi ve en karlısı oluyor.

Öte yandan geçmişiyle kalsın kent, hiç değişmesin her şey aynı kalsın tavrı da aslında bugünü silmekle eşdeğer oluyor. Asıl mesele “Yesterday” şarkısını fon müziği yapmadan bugünü kurabilmek olarak karşımıza çıkıyor. Ama bugünü öyle kurabilmek çok ağrılı, sancılı bir süreç iken kimse bu kadar acıya dayanmıyor.
Mimarın, yapan adamın ya da kadının aslında her yapış eyleminde onu yapabilmek için başka şeyleri de sildiğini fark etmesi gerekiyor öncelikle. Kent birikerek var olan bir şeyken, bu birikmelere elbette silinmeler de ekleniyor. Kentin hafızası aslında her şeyi hatırlıyor, silinmelerini dahi hatırlıyor. Bu iç içe beraberce gidilen kervanda bilmek, hatırlamak hep acı veren bir eylem olduğundan kimi zaman silinmelerin hafifliğine sığınmak biraz Leonard biraz da Joel gibi olmak bizleri bugünün sancılarından koruyan bir şey oluyor.
Galiba en başta saklanılan yerden çıkıp bugünün sancılarına, ağrılarına kulak vermek, Joel gibi tamamen silinmeden hemen önce kendinle yüzleşmek, Leonard gibi katil kim diye boşluğun içinde dolanırken aslında önce kendinden şüphelenmek gerekiyor.
Ama bunlar bir türlü olmuyor. İstediğin kadarını hatırlamak bünyenin sana verdiği en güzel hediye oluyor. Leonard gibi yaşayan bir kentte, Joel gibi silinerek yaşamak da kader haline geliyor.
Kaynak:
Nolan, Christopher ,Memento, 2000
Gondry , Michel, Eternal Sunshine of Spotless Mind, 2004




