Gezi Parkı Barikatları: Toplumsal Mekanın Üretimi; Bölüm 2

Ayşe Güngör

Barikat Tuğlaları

Özerk Mekanı Yaratmak: Taksim Gezi Parkı


Mekanın dönüşümü tümüyle kapitalizm içindeki dönüşümlerle ilişkilidir. Naomi Klein’in bahsettiği gibi, kamusal mekan yerel fiziksel coğrafyada biçimlenirken, tuğla ve harcın arkasındaki sermaye dünya genelindeki kentsel alanlarda, sudan havaya yaşamın pek çok yönünü özelleştirmenin ve metalaştırmanın amaçlandığı neoliberal bir ekonomi projesiyle birleşir [17]. İstanbul’daki dönüşümlerin tarihi aynı sebeplere dayanmaktadır. Böylece yerel mekan üzerine, neoliberal politikalar ansızın büyük bir kriz ve çatışmaya neden olmuştur; bu kriz Gezi Parkı direnişidir.

“Direniş” ya da “işgal” kelimeleri 2013’te Gezi Parkı olaylarına kadar Türkiye’de büyük ölçüde duyulmamıştı. 27 Mayıs 2013 akşamından başlayarak, İstanbul’da kentsel dönüşüm projeleri sonucu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan az sayıdaki yeşil alandan biri olan Gezi Parkı çevresinde düzinelerce insan koruma/devriye gezintilerini sürdürdüler. 31 Mayıs günü polis, tazyikli su ve göz yaşartıcı gaz ile gönüllülere saldırmaya başladı. Sokak çatışması tüm gün devam etti. 1 Haziran günü, Taksim bölgesi çevresinde çok sayıda barikat inşa edilmişti. İşgalin ilk gününden itibaren, barikatlar direnişin kilit noktası niteliğindeydi.

Barikatlar sadece kolektif, yığma yapılar değildi, onlar aynı zamanda kent ölçeğinde bir mimari yapı oluşturdular. Gezi barikatları, anonim gruplarca çok çeşitli nesneler kullanılarak inşa edildi. Barikatları inşa eden ve barikatlarda nöbet tutanlar çoğunlukla gençlerdi. Direnişin ilk gününden yaklaşık 10 gün sonra, 11 Haziran’da Taksim bölgesindeki barikatların çoğu polis tarafından kaldırıldı. Barikatlar kaldırıldıktan sonra, otoritenin geri dönüşüne tanıklık etmiş olduk.

Aslında Taksim’deki barikatlar geçiciydi ancak onların sembolik fonksiyonu geçici değildi. Barikatlar içindeki mekanı, grupların devlet kontrolünü geçici olarak dışarıda bırakmayı talep ettiği, TAZ (Temporary Autonomous Zone) ya da Geçici Otonom Bölge olarak düşünebiliriz. Bu mekanlar, kullanıcılar tarafından kontrol edilmekle birlikte herkese açık mekanlardır. Hakim Bey, TAZ’ı, devlet ile doğrudan bağlanmayan bir başkaldırı/isyan, bir alanı özgürlüğüne kavuşturan ve sonra devlet onu ezmeden başka bir yeri yeniden-oluşturmak için dağılan bir gerilla operasyonu olarak tanımlar. Onlar, katılımcılara özgürleşmenin yasaklı meyvesinden sadece küçük bir ısırık vererek toplumsal değişimi hızlandırmayı araştırırlar [18]. Göstericiler Gezi Parkı’nı işgal ettiklerinde ve çevresinde barikatları inşa ettiklerinde, geçici otonom bölgenin oluşumu deneyimlenmiştir. Aslında, Gezi direnişindeki bu geçici otonom bölge için sonun gelişi bellidir. Geçici kullanımlar ve geçici mekânlar, mekân üretimi için güçlü birer örnektir. Mekânın bu türü, kendi organize olmuş ve devletten bağımsız bir bölge olarak düşünülebilir. Belirli bir zamanda işgal edilen bu mekan ve mekanı çevreleyen barikatlar, tüm bu sürecin temsili olmaktadır.

Barikatların Ruhu


Şimdi şunu sorabiliriz: “Barikatların arkasında yatan nedir?” Barikatların arkasındaki mekanı göstermek/ifade etmek zordur. Bu yüzden, Lefebvre’in kuramında mekanı analiz etmek için kuramsallaştırılan, yaşanılan mekan kavramını kullanabiliriz. Yaşanılan mekan, komünal olarak deneyimlenebilir ve değerlendirilebilir. Biz zaten Lefebvre’in kendi kuramını inşa ederken komünal deneyimlerden ve devrimci olaylardan son derece etkilenmiş olduğunu biliyoruz. 1871 ve 1968 olayları, Lefebvre’in anlar, dramatik değişim anları ve gündelik rutinin bozulması, olarak adlandırdığı durumlar için birer örnek teşkil etmektedir. Lefebvre’in ‘şehir hakkı’ meselesine yönelmiş olmasının ve devrimin şehirlerden doğacağına dair inancının ardında da bu olaylar yatmaktadır.

Lefebvre’in şehir hakkını hem bir haykırış hem de bir talep olarak kurgulayışı, geçmiş deneyimlerin izlerini taşımaktaydı. 1871 yılının, Mart ve Mayıs ayları arasında, 73 gün boyunca, savaşan Prusyalı güçlerce kuşatılan Paris, insan gücünün özgür bırakılan bölgesi haline geldi. Neşe ve karnaval havasında, Haussmann’ın geniş bulvarlarını bile, boydan boya geçen barikatlar kuruldu. Haussmann’ın yerle bir ettiği şehir hayatına yeni bir alternatif doğmuştu. İsteyerek seçilmiş işçiler, sanatçılar ve küçük iş sahipleri aniden dümenin başına geçmişlerdi. Onların ortak sesleri bölgesel ve kentseldi; onların pratiği şenlikliydi ve kendiliğinden gelişmişti. İlk defa, bir işçi-sınıfı devriminin olasılığı yakın ancak zayıftı. Sonrasında Situasyonistler “Komün 19. yüzyılın en büyük festivaliydi” demişlerdi. La Proclamation de la Commune (1965)’de, Lefebvre, komün biçiminin “her şeyden önce, muazzam ve görkemli bir festival… Bahar mevsiminde festival, reddedilenin festivali, devrimci festival ve devrimin festivali, özgür festival, modern zamanların büyük festivali.” olduğunu yazıyordu. Situasyonist Enternasyonal ise şöyle diyordu: “1871 baharı olaylarının temelinde, idari politikalar düzleminden çok, gündelik yaşam düzleminde, kendi tarihlerinin büyük ustasına dönüşmüş olan isyancıların duygusu görülebilir.” Lefebvre, komünün aynı anda büyüklük ve çılgınlık, destansı cesaret ve sorumsuzluk, taşkınlık ve sağduyu, coşkunluk ve yanılsama” olduğunu iddia etmişti [19]. Bu demek oluyor ki, bu deneyim her türlü ikiliği içinde barındırıyordu. Özellikle Lefebvre’in “yaşanılan mekan” kavramı içinde bu tarihsel komünal deneyimlerin izini sürebilmek mümkündür. Benzer bir durumun, geçici olarak Gezi Direnişi boyunca deneyimlendiğini söyleyebiliriz. Ve bu deneyim temsil edilemez bir deneyimdi. Tüm olan-biten barikatların arkasındaydı ve orada olmadan Gezi Parkı’nda neler olup bittiğini anlamak mümkün değildi. Ancak, geçen zamanın ardından, geriye sanat ve hafıza kaldı. Bu yüzden biz bu direnci bir sanat olarak değerlendirebiliriz.

Barikatların ardı, aynı zamanda güvenli bir bölgeyi temsil ediyordu. Gezi direnişi sürecinde yapılan bazı röportajlardan, barikatların arkasındaki alanın nasıl güvenli bir alan olarak temsil edildiğini görebilmekteyiz. Misal olarak şu tür cümlelere yer verebiliriz: “Polis gelene kadar, burası güvenli bir yerdi. Provokasyona, saldırı sahnelerine ve gaz bombalarına kadar burası güvenliydi.”, “Başından beri buradaydım. Onların anlattığı şeylere inanmayın. Gezi Parkı güvenli bir yer. Ebeveynler, çocuklarının burada evlerinden daha güvende olduğu konusunda herhangi bir endişe duymamalı.” , “Ben 9 gündür buradayım. Polis dayağı dışında burası çok güvenli. Ailem burada kalmamı ve eve dönmememi söyledi.” [20]. Bu cümleleri göz önüne alınca, Gezi’nin orada olanlar için güvenli bir bölge olarak anlaşıldığını görebiliyoruz. Bu noktada barikatların işlevi daha belirgin biçimde anlaşılıyor; barikatların ayırdığı alan, göstericileri polis saldırılarından tam anlamıyla korumaktaydı. Demek oluyor ki, barikatların ideolojik işlevini aynı zamanda bir tür güvenli bölge üretmesi üzerinden de okuyabiliriz.

Bu noktada güvenli alanı tehdit eden, polisin temsil ettiği taraf üzerine de düşünebiliriz. Rancière’in “polise” çağrısını düşünelim: “Polis aslında, kanundur, genel olarak ima eder, bir partinin paylaştığı ya da yoksun olduğu şeyi tanımlar… Polis böylece, ilk olarak yapma biçimlerini, var olma biçimlerini ve söyleme biçimlerini tahsis etmeyi tarif eden bedenlerin düzenidir… Polis ‘bedenlerin denetimi’nden çok, onların görünüşünü, bir iş konfigürasyonunu ve bu işlerin dağıldığı mekanların özelliklerini yöneten bir kurallar bütünüdür” [21]. Benjamin de, polisin rolünü sadece kanunları harekete geçirmek olarak değil, kanunu devam ettirmek içinde tanımlar: “Polisin ‘kanun’u daha çok, devletin artık yasal sistem yoluyla güvence altına alamadığı, herhangi bir bedeli kazanmayı arzu ettiği deneysel sonlara işaret eder” [22]. Bir tür stratejik yapılanma olarak görebileceğimiz ve mekanların denetimini üstlenen polise karşılık, farklı türde bir mekan üretimi, taktiksel olmaktan ziyade yine bir stratejik yapılanma gibi durmaktadır. Barikatlar da bir anlamda bu stratejinin bel kemiğini oluşturmaktadır.

Barikatların temsil ettikleri bunlarla sınırlı değildir. Barikatlar aynı zamanda komünist yazın ve pratikte sembolik bir sonraki-yaşamı devam ettirmiştir. Gezi direnişi örneğindeki gibi, barikatlar inşa edilir, yıkılır, yeniden inşa edilir ve tekrar yıkılır, ancak onların sembolik fonksiyonu her zaman devam etmektedir.

Notlar:
17. Shepard, Benjamin, Smithsimon, Greg, “The Beach Beneath the Streets”, State University of New York Press, New York, 2011, p.6.
18. Bey, Hakim, “The Temporary Autonomous Zone, Ontological Anarchy, Poetic Terrorism, Autonomedia”, Brooklyn, 1991.
19. Ed. by: Goonewardena, Kanishka, Kipfer, Stephan, “Space, Difference and Everyday Life”, Routledge, New York, 2007, s. 181.
20. “Gezi Park is Safe Until Police Comes”, http://bianet.org/english/youth/147551-gezi-park-is-safe-until-police-comes, 13 June 2013, Thursday 18:37.
21. Rancière, J. (1998). Disagreement: Politics and Philosophy. Minneapolis: University of Minnesota Press.
22. Benjamin, W. (1986). Critique of Violence. In Reflections: Essays, Aphorisms, Autobiographical Writings (E. Jephcott, Trans.). (277-300). New York: Schocken Books.