Ev Makinesi
Pavlos Lefas

Villa Savoy, Le Corbusier
Mimari ve onun ürünleri, her zaman, sosyal bağıntıyı güvence altına almak adına, binaları yaptıranlara saygınlık kazandırarak ve politik ortamdaki kararları veya toplumun kendi ideolojisi olarak benimsediği görüşleri destekleyerek değişik başarı oranlarıyla, iş görmüştür. Başka bir deyişle, mimari ve onun ürünleri olan binaları toplumlar tarafından hep belli amaçlara ulaşmanın bir aracı, hatta karmaşıklıklarını göz önüne alarak birer alet veya makine bile diyebiliriz, olarak kullanılmışlardır.
Durum daha önceleri çok farklıydı, fakat modern mimari insanoğlunu, onu en fazla ilgilendiren yapı olan evden uzaklaşmaya ve onu sayısal ölçütlere göre değerlendirmeye itti. Bauhaus malzemelerin etkili ve doğal özelliklerine uygun bir şekilde kullanılmasını ve binaların kullanım amaçlarına uygun olarak akıllıca tasarlanması gerektiği görüşünü savundu. Kullanışlılığın ideal biçimde akıllıca uygulanabilmesi o zamana kadar sadece teknik olarak var olan bir kavram, var olandan öteye gidemeyecek bir fırsat, mimarinin raison d’étre’siydi.
Akılcılık ve kullanışlılık Ernst May ve takımının çalışmaları üzerinde de etkili oldu. May, Frankfurt’un işçi sınıfına ev sağlama görevinde aktif olarak yer aldı. 1920’nin ikinci yarısında yaklaşık olarak 15.000 daire inşa edildi. Çağdaşlığın sorgulanamaz başarıları olan etkinlik, eşitlik ve bütünlük anlayışı, akıllıca düzenlenmiş, geleceğin çatışmalardan uzak eşitlik toplumunun peşinde olan Zeilenbauten ile sonuçlandı.
Dünyadaki yenilikçilere göre açıkça formüle edilmiş bir programın uygulanması mantık çerçevesinde değerlendirilebilir; tıpkı bir makinenin faaliyeti gibi. Fakat konuşulmayanı dile getiren, yirminci yüzyılın en saygın mimarı ve mimari kuramcısı olan Le Corbusier oldu. “Ev içinde yaşanan bir makinedir. Güzel bir şekilde oranlanmış banyolar, güneş, sıcak su, soğuk su, isteğe bağlı ısınma, yemek saklama, hijyen, güzellik.” Le Corbusier, ustalık göstergesi saydığı inşaat ile bir adım öteye giden ve insanlara gerçek sanatın sınırlarını gösteren mimariyi birbirinden ayırdı. Fakat sanat, mantıklı bir şekilde formüle edilmiş tasarım ilkelerinin bir ürünü olarak algılanıyordu. Gropius da “yapıcı mantığın prensipleri”ni izleyerek “…hayatı, kendi çağında açık ve basitleştirilmiş şekilde ifade etme”yi istedi. Otuz yıl sonra Heidegger şu soruyu sordu: “Bugün, evler çok iyi planlanmış, bakımı kolay, inanılmaz derecede ucuz, havaya, ışığa ve güneşe açık olabilir; fakat evler, içlerinde yaşandığına dair bir garanti bulunduruyor mu?” Açıkça bu, cevabı olumsuz olan retorik bir sorudur. Le Corbusier’in evlerine, oturan kişiler tarafından yapılan değişikliklere bakacak olursak Heidegger’in bu değerlendirmesinin toplumun büyük bir kısmı tarafından kabul edildiğini söyleyebiliriz.
Bauhaus gibi Le Corbusier de kendi zamanının akademik mimarisini hedefledi ve amacı ileride Heidegger’den gelecek itirazlara önceden cevap vermek değildi. Zaman içinde oldukça ses getiren Vers une Architecture (Towards a New Architecture) adlı kitabında bulunan “Ev El Kitabı” (The Manual of Dwelling) bölümünde, kendileri için istedikleri yaşama şartlarını açıkça tanımlayabilen insanlara seslenir. Fakat görüşleri, toplumun özellikle üst kesimiyle bağdaşmıyordu, ilerlemenin yararlarının toplumun bütün kesimlerine dağılmasını öngörerek ve buna kısmen katkıda bulunarak “Her insan aynı fiziksel yapıya, aynı göreve sahiptir. Her insanın ihtiyaçları aynıdır… Ev insanlar için gerekli bir şeydir,” demiştir.
Evin sadece bir makine olması yetmiyor aynı zamanda toplum tarafından da öyle görülmesi gerekmekteydi. Heidegger’e göre insanları aletlere bağlayan güven, kendi dünyasını onlara dayanarak inşa edebileceği duygusu, evini yaşayacağı alanı inşa etmek için kullanabileceği duygusu veriyordu.
Geçmişin Yıkımı
Mükemmel şekilde işleyen evi yaratmak için, insanların evleri için olan istekleri bir kenara bırakılmalıydı. Artık kiremit çatılar (sadece düz çatılar yapılıp konulacaktır), karanlık bodrum katları (binalar sütunlar üzerinde yükselecektir), küçük pencereler (evin içerisi evi çevreleyen alana doğru açılmalıdır) olmayacaktı; kalın duvarların ve alçıdan dekorasyonun sonu gelmişti. Sadece nadir aile ziyaretleri yapıldığında açılan misafir odaları da tarih oluyordu. On dokuzuncu yüzyılın sonlarından beri en küçük işçi sınıfı evlerinde bile, popüler olduğu ve burjuva malikanelerinde bulunduğu için misafir odaları, evde aslında oldukça ihtiyaç duyulan bir alanı işgal ediyordu. Adetler ve inanışlar yıkılmalıydı. Le Corbusier düşüncelerini şöyle yazarak dile getirdi: “Bir çatı! Sonra diğer ev tanrıları. Dinler, kendilerini dogmalar üzerine kurmuşlardır, dogmalar değişmez; fakat uygarlıklar değişir ve dinler toza karışır. Evler değişmedi. Ama ev tutkusu yüzyıllar boyunca aynı kaldı. Ev de yerle bir olacak. Bir dinin şartlarını yerine getiren ve ona inanmayan bir kişi zavallı bir varlıktır; acınılacak durumdadır. Biz, değersiz evlerde yaşadığımız için acınılacak durumdayız çünkü onlar sağlığımıza ve ahlak anlayışımıza zarar veriyorlar,”. “Ev tutkusu” yok edilmeliydi.
Walter Benjamin, evi gizli ve güvenli bir alanda, bir kutuda yaşamak olarak açıklamıştı; ona göre modern mimarinin (özellikle Le Corbusier’in), iyi korunan iç mekanı da kapsama garantili olarak, mahremiyeti yok etmesi bir devrim niteliğindeydi. Şeffaflık, dış ve iç mekanların etkileşimi geleneksel ev kavramına bir son verecekti. Böylece modern insana sanayi çağının gerçekleriyle yüzleşmekten başka hiçbir şans kalmayacaktı. Evler sonunda saydam hale getirildi; gizli alanlara ışık ve hava girdi. Bunu ancak şimdi görebiliyoruz ama insanların onlar için tamamen yeni olan bu ev kültürüne adapte olmalarından ziyade, bu yeni ev şekline uyum sağlamaları, hatta Le Corbusier’in övdüğü hissedilebilir nitelikleri takdir etmeleri zamanla olacak bir şeydi. Modern evlerden zevk almanın imkansız olduğu yerlerde, ev sakinleri, Pessac’ta olduğu gibi, evlerini değiştirdiler. Mimari, algılanan görevini sürdürecek kadar güçlü değildi. İnsanları ya kafaları karışık şekilde bırakıyordu ya da onlara evlerini değiştirmekten başka şans bırakmıyordu. Kültür tarihinde, mimariye bu yaklaşım istisna değil kaidedir.
Le Corbusier’de asıl çarpıcı olan bir evin yerine getirmesi gereken görevleri belirtirken takındığı kendinden emin tavrıdır. Yazılarından pozitif bir tutum fışkırır. On dokuzuncu yüzyılın başlarında oluşturulan Jean Nicolas Louis Durand’ın mimari teorisinin bütünü pozitivist temeller üzerine kuruludur. Bu şekildeki bir düşünce tarzını mimariye uygulama çabasını yansıtır. On dokuzuncu yüzyılın ortalarından beri, Towards a New Architecture pozitivizmin mantığını, “Yüksek Sanat” yargısını eski haline getiren bir alana uyguladı. Adam Smith, on sekizinci yüzyılın ortalarında yazdığı An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations adlı tezinde, “Toplum Eserlerinden ve Toplum Ticaretini Kolaylaştıran Kurumlardan” (“Of the Public Works and Institutions for Facilitating the Commerce of the Society”) başlıklı VI. makalede, köprülerden bahsederken “Ev Düşüncesi İnşa Etmek” (Building Dwelling Thinking) den cok Towards a New Architecture’a yakın bir tutum sergiliyor. “…bir köprü üzerinden geçebilecek olan arabaların sayısına ve ağırlığına uygun olmalıdır.” Heidegger’in köprüsü kesinlikle bundan daha farklıdır. Le Corbusier’in evlerine Heidegger’in değil, Adam Smith’in köprüsünden geçilerek ulaşılır.
Durand'ın bir çizimi
Evler ve Ev Sakinleri
Le Corbusier’in dilinin keskin oluşu, mimarları modernizmin çatısı altına topladı. Böylece bu akımın oluşmasına katkıda bulundu, fakat görüşleri çoğunluk tarafından kabul görmedi. Colin St John Wilson bize, Le Corbusier’e olan tepkinin boyutlarını gösterdi. Bu tepkileri verenler Le Corbusier’in Modern Akım’ı başından beri, kısıtladığını, zayıflattığını düşünen modernist mimarlardı.
Muhalifler arasında, yeterli sayıda ev yapmanın giderek artan sosyal eşitsizlikleri açıkça dile getirmenin en etkili yolu sayıldığı bir dönemde, Weimar Cumhuriyeti’nde işçi sınıfı evlerinde çığır açan Bruno Taut vardı. Taut, mimarinin, insanlara nasıl yaşayacaklarına dair fikir dayatan bir alana dönüşme tehlikesini gördü. Bu görüşler her ne kadar aydınlatıcı olsa da insanların düşünce tarzına aykırıydı. Mimarinin geleceğine, başka bir ideal dünyanın fiziksel yansımasına araç olacağından, katkıda bulunmayı istemediği için daha değişik bir pozitivist tavır sergiledi. Bu tutum ideal insanlara değil, gerçek olanlara daha büyük bir saygı gösteriyordu.
1930ların ikinci yarısında Japonya’da ve Türkiye’de gönüllü olarak sürgündeyken Architekturlehre: Grundlagen, Theorie und Kritik aus der Sicht eines sozialistischen Architekten’i (Mimari Üzerine Dersler: İlkeler, Teori ve Sosyalist bir Mimarın Bakış Açısıyla Eleştiri / Lessons in Architecture: Principles, Theory, and Critique from the Point of View of a Socialist Architect) yazmıştır. Burada ilginç olan, 1929’da avangard akımın propagandasını yaptığı Die neue Baukunst in Europa und Amerika adlı kitabı yazan Taut’un (kitap aynı yıl İngilizce olarak Modern Architecture adıyla yayınlanmıştır) yedi yıl sonra kendini modernizmin öncüsü değil, sosyalist mimar olarak tanımlamasıdır. Biraz karamsarlıkla şöyle der, “Evler, tabiki de, insanlar için yapılır. Sadece modernizmin çeşitli peygamberleri evi kastederek bir yerleşim-makinesinden bahsederse bu bir şaka olabilir. Yerleşim- makinesi konseptinin sonuçlarına karşı hazırlıklı olmalıyız. O, ürünü oturma alanı olan, yani çalışma, yeme, uyuma, çocuk büyütme olan bir makine…”
Bu, Le Corbusier’in doğrudan ve dürüst olmak gerekirse, biraz da haksız eleştirisiydi. Le Corbusier de evi pozitivizmle, tasarlanmasını istedi. Güneş ışığıyla çevrelenmiş olsa bile ilkel bir yürek, ilkel bir kulübe gibi olmasını istedi. Bunu başarıp başaramadığı (eğer başarılabilme imkanı varsa) tartışmaya açıktır.
Schillerpark, Bruno Taut
Lessons in Architecture’ın yazarının binalarda engellenmemiş hareket ile tanımladığı doğru kullanım, Heidegger’in veya birçoğumuzun istediği türden bir ev yapmak için kesinlikle yeterli değildi.
Evlerin öncelikli “fonksiyonu” hala ateşli bir şekilde tartışılmakta ve Heidegger’in sorduğu sorular şu an çok önemli bir noktaya geldi. Mark Wigley’e göre ev kavramı “dış” değil ama “iç” üreten ve bir evcilleştirme mekanizması olarak işleyen bir çizgi çizmekle bağdaştırılabilir. Evde olma kavramını ötekine karşı misafirperver olma kavramıyla zenginleştirmeye çalışan bir filozof olan Emmanuel Lévinas, insan faaliyetlerinin ve faaliyetlerin başlamasının ana şartı olduğu için evin insanların yaşamında öncelikli bir rolü olduğu görüşü savunurdu. Lévinas, oturmak, yeniden toparlanmak, kendine gelmek, bir mültecinin topraklarındaymış gibi kişinin kendisiyle evine geri çekilmesidir, demiştir. Ev ve eve dönüş kavramının insanoğlunun hikayeleri kadar eski olduğunu belirtmeye gerek yok. Bütün kültürel çevrelerde efsaneler ve şiirler, ilgili referanslarla dolup taşmaktadır.
Birçok düşünüre göre ev kesinlikle bir kulübeden çok daha fazlasıydı. Mimarinin sadece insanlara barınak yapmak için olduğu tartışmaya açıktır. Bu bağlamda Adorno’nun “düzgün bir biçimde oturmak şimdi neredeyse imkansız… Evler geçmişte kaldı… Yanlış bir hayat doğru şekilde yaşanamaz” şeklindeki, bugünün sosyal düzeninde miras kalan temel adaletsizlikleri ve kapitalizmi bağdaştıran karamsar görüşü, mimariyi sahne arkasına alarak adaleti sağlar.
“Ev Düşüncesi İnşa Etmek” (Building Dwelling Thinking) konferansından neredeyse altı yıl sonra, Heidegger birçok insanın aşina olduğu evin özüyle ilgili, eğer söylenmeseydi felsefenin katı disiplininden yoksun kalacak olan, bir şeyi kavradı. Bu evin sadece bir makine olarak ve bunun beraberinde gelen, “oturma”ya engel olan ölçülebilir kriterlerle değerlendirilebilecek bir obje olarak algılanışı mıydı? Tabiki hayır.
1930’ların sonu gibi erken bir tarihte, Lessons in Architecture’da Taut, modern mimari tarafından alınan ve yeterli yerleşim ihtimalini hem Heidegger’de hem de günlük hayatta ortadan kaldıran bir dizi kararı tanımlamıştır. Lessons in Architecture’ın yayınlanmasından tam on beş yıl sonra (1977’de Almanca versiyonu yayınlanana kadar ulaşmak çok zordu) Heidegger birçok konuyu daha değişik bir bakış açısıyla yeniden ele aldı. Modernizmi eleştiren çoğu mimar Taut’u değil, Heidegger’i kahramanları olarak seçti. Bu, büyük
ihtimalle Heidegger’in felsefi söylemlerinin mantıksal bütünlüğü ve değişmezliğinden kaynaklanmakta. Fakat aynı zamanda katı disiplinine rağmen, anlaşılması güç ve soyut olan, düşüncelerini yazdığı denemelerinin pek çok şekilde okunabilmesi, teorilerin üretilmesine ve bunları temel alan pek çok mimari trendin doğmasına olanak vermekte.
Çeviri: Ekin Balabanlılar
Pavlos Lefas'ın 2009 yılında Jovis yayınlarından çıkan "Dwelling and Architecture" isimli kitabından çevrilmiştir.




