Tüketen Kentler ve Kentliler: Elma ve Kurtlar

Tuba Özkan

Bir yerlere gitme isteği grip virüsü gibidir. Zaman zaman ortaya çıkar; öldürmez ama acımasızdır. Herkeste biraz vardır. Bende de tabii. Önüme çıkan bir “gitme” fırsatıyla hiç kurmadığım bir hayali gerçekleştirdim. Tüketimin topluma ve mimarlığa etkilerine olan merakım beni Amerika’ya sürükledi. Tüketimin sebeplerini, toplum ve mimarlık üzerindeki etkilerinin saf halini arıyorsam gitmem gereken şehrin New York olduğunu düşündüm. Sorunun cevabı açıktı; ‘’Tüketen Kentlilerin Kenti: New York‘’.

Yeni Amsterdam’da kurulmuş yeni kent. Parlak ve ışıltılı. Ama şehrin üzerinden geçen yüz küsür senenin sisi de çökmüş sokaklara; reklam panolarında ki yaşanmışlığı da görüyorsunuz bir yandan. Sokakları itinayla kurulmuş, köşeleri birbiriyle çakıştırılmış, hepsi size dik, bahtına ne düşerse sıradan numarasını almış, içinde numaralı insanların oturduğu numaralı binalarını dizmiş üzerine. Bu sokaklarda insan elinden çıktığına inanamadığınız binalar karşınızda dikilirken, ya kendinizi ufacık görüyorsunuz, ya da parlak camlarda ki kocaman yansımanızı izlerken kendinizi onun kadar büyük görüyorsunuz.


Yaşadığım şehir Paul Auster’ın anlattıklarından çok farklıydı. Auster’ın karakterleri bir şekilde hep New York’ludur. Kentte yaşamaktan ziyade kenti yaşarlar. New York hüzünlüdür, bir nebze romantiktir, iç içe geçmiş hikayeleri olan insanlarla doludur. Kitabını okurken o karakter siz olursunuz ve kenti o karakterin gözünde düşlersiniz. Ama yaşarken algılarınız değişiyor. Okurken kentin sarmalları size gösterilenlerden ibaret; başkasının gözünden algıladığınız yer ne kadar gerçek olabilir ki? Sokaklarında kaybolurken artık romanda ana karakter sizsiniz. Bir sokağı okumakla, bir sokağı yaşamak farklı, hele New York’ta çok daha farklı. Lost dizisindeki “kayıp ada” dedikleri Manhattan mıydı acaba?

Ne yirmi küsürüncü katta kanepenizde bilgisayarınız kucağınızda otururken, ne numaralı sokaklarda dolaşırken denizin kokusunu duyabiliyorsunuz. Bu adada denizin kokusu yok. İnsanlara suyla münasebeti fantastik bir biçimde kurduruyor bu kent: uzun adımlarınızla sabahın köründe işe yetişmeye çalışırken, çocuklarınızı okula bırakırken, akşam üstü arkadaşlarınızla 3 blok ötede barda buluşmaya giderken, bir saniyede, telaşlı ayak sesleri eşliğinde.

New York’ta yağmur bildiğimiz coğrafik ritüelleri izlemez, bulutlar doyma noktasına su ile ulaşamazlar burada. Sokaklarda oradan oraya savrulan çalışkan ve yorgun insanların, beyinlerinin suyu buharlaşıp, bulutları doyurduğu anda yağmur yağmaya başlar. Sizi iç çamaşırınıza kadar ıslatacak bir yağmur. Böyle zamanlarda ıslanmayı bilmeyen insanlar metrolara kaçışmaya çalışır. New York metroları da bahsetmeye değer; tarihi eser değeri var bence, Paris’teki gibi. Metro istasyonlarına adımınızı ilk attığınızda yüzünüzü sıcak, pis bir hava okşar. Daha doğrusu okşamaz, tokatlar. Metroları da fantastik bu kentin; böylesine sıcak bir karbondioksit duşunu size vaat edebilen başka yer var mıdır? Her neyse, adam koşar, metroya atmak için kendini, hızlı hızlı, yürümekten yıpranmış ayakkabıları zevkle suyu difüze ederken, sokak satıcılarından beş dolara aldığı şemsiyesi tepesindedir. Onu şehrin ıslaklığından korur. güya. Kentin içine işlemesine izin veremeyen bir sürü insan yaşar burada; New York’ta ıslanmak nedir bilmeden.



Bende o yağmurlardan birinden kaçıp metroya sığınmaya koşarken, fark ettim ki ıslanıyorum, feci. Dedim ki o zaman hakkını vereyim şu işin, “yağmurda koşmak” için koşayım, yağmurdan kaçmak için değil. Islandım, hakikaten. Kıyafetlerimden akıp giden sular, yerlere oradan kanalizasyona süzüldü. Bir de kıyafetlerime işleyenler oldu, onlar daha kıymetli tanelerdi. Demek ki üzerime işleyebilecek kadar büyüklerdi, bıraktım işlesinler. Bıraktım bu kentin insanlarının beyninin suyu üzerime işlesin kıyafetlerime, oradan derime. Koştum, Brooklyn karardı, ben de “karanlıkta yağmurda koştum”. Yolu bildiğimden falan değil, öylesine koştum: karanlıkta kaybolmuş bir biçimde yağmurda koştum. 3 blok sola, 2 blok ileri, 5 blok sağa, blok – blok – blok - koş – koş - koş…

Koşarken insan – mekan - zaman sıkıştı. Sokaklar tıpkı çözülemez bir yün yumağı gibi geldi. Başı ve sonu var biliyorsunuz bir yerlerde ama yok, beceriksiz insan ellerimizle çözmemiz imkansız bir yumak burası. Zaten birçokları da çözmeye çalışmaktan çok yumağın içine girebilmenin derdinde. Dantel örnekleri vardır annemin, ince ince işlenmiş, karmakarışık, herkesin elinde dolaşır bu örnek, becerip de örneği çıkarabilen olur, çıkaramayan olur. New York örnek dantel gibi.



Gelişen ve değişen her Dünya Kenti için bir prototip, modernite ile birlikte kurulmuş bu kent, postmodern zamanlara ulaştırılmaya çalışılan kentler için örnek; tabii örneği çıkarabilene. Sistemin en eski kurucu ortaklarından. Sisteme ayak uyduralım, New York olalım derken, kavramlarının, hayatlarının birbiri içine geçtiği bir çok kent var dünyada; İstanbul gibi. Kıyaslamadan duramıyor insan.

New York düzgün iri bir yumurta, amacına uygun süslü püslü bir paskalya yumurtası. İstanbul ise çok pişmiş, çatlamış bir yumurta, onu da süslemeye çalışmışlar, ama çocuğun biri kaş göz çizecem diye mahvetmiş, bozuk olmayan sağlam yumurtayı fazla pişirip. Boya kutusuna batırarak mahvetmişiz. Şöyle anlatmak daha iyi belki: New York sistemin bilincinde olarak pişmiş, büyümüş, renkli bir kent. Kapitalizmin gerekliliklerini özümsemiş. Zaten temelini bunun üzerine kurmuş. Bu bilinçli kentin hala tıkır tıkır işlemesini sağlıyor. Çok göç alıyor, çok turist var, çok çalışmak gerekiyor, çok pahalı vs. ama bir şekilde adım başı gördüğünüz endüstri ürünü çelik gökdelenlerin bütün bu insan ve iş yüklerini kardırabileceğine inanıyorsunuz. Yüzyıl önce, sonradan kentin siluetini oluşturacak çelik konstrüksiyonların çivilerini çakan işçilerin bileğinin gücü binaların kendisine geçmiş sanki. Uzun lafın kısası, kentte bir tepeden inmelik yok. Var ama kentin üzerine bindiği şey sistemler ve kavramlar, başka bir kent değil. İstanbul’da ise manzara farklı. Üst üste bindirilmeye çalışılan sadece kültür, sistem, kavram değil, bir de kent var. Hızlıca geçişin ve varolan yaşama biçimi kabullerini yok etmenin temel gereksinimi olduğu için bu durum böyle. Tepeden iniyor, sağdan çıkıyor, soldan bastırıyor. Sonuç: yok satan site içi yaşam tarzları, iki seneye bitirilmesi planlanan 216 alış-veriş merkezi projesi ve her gün yenilenen, parlatılan, daha çok ışıldayan İstanbul. Ne yapıp ne edip, kenti New York’a benzetmeye çalışıyor birileri ya da asıl benzeştirilmeye çalışılan kapitalist sistemin gereklilikleri demeliyiz. Ama benzetelim derken kent taşıyor, çatlıyor ve bu artık başka bir şey, kabul edelim. Bütün bu çirkin makyajın sebebi sistemi körüklemek adına yaşamların, kentlerin nasıl yakılıp yıkıldığı. Başka bir şey değil. Hani ‘‘Levent yeni Manhattan mı?’’ deniyor ya. Bu kabule ek, gelişen tüm kentler yeni Manhattan olabilir. Dubai yeni Manhattan, Pekin yeni Manhattan, Tokyo yeni Manhattan denebilir mi? Yok ama artık bu kentler yeni Manhattan olmaz. Artık buralar başka yerlerdir; belki Post- Manhattan.

Dönelim gerçek Manhattan’a. New York kapitalizmle başlayıp kapitalizmle biten kısa bir öykü gibi. Yağmurları kadar kısa bir film: 10 dakika ve 10 gün izliyorsunuz; sonra bitiyor. Her günümüzü içinde geçirdiğimiz, her an olumsuzladığımız “bozuk ve adaletsiz sistem” hikayeleri anlatmak istemiyorum. Her an yazdıklarımızla, konuştuklarımızla sistemi insanın üzerine çıkartmaktan, onu yüceltmekten başka bir şey yapmıyoruz. Bırakacağım okuduklarım ve okuduklarımdan anlayabildiklerim bende kalsın. Onları da işi bilenler anlatsın.

Kısa New York gezimden elimden daha ziyade aklımda kalan hikayeler, daha doğrusu aklımın süzgecinden geçirip elediklerim ve hafızamda tutmaya değer bulduğum anların hepsi renkli insan ve mekan hikayelerinden ibaret. Islanan insanlarla tanıştım. Renkler, ışıklar, ıslak insanlar. Her renk bir insan ve her insan bir renk. Toplamı New York’un özeti:



Çocuk Meksikalıydı, dertleştik. Yanıma geldiğinde canım sıkkın, neredeyse ağlıyorum. Ben derdimi anlatıyorum, O da 14 yaşında New York’a geldiğinde ne gibi zorluklar yaşadığını ve şimdi nasıl profesyonel bir barmen olduğunu. SAVAŞCI.

Evlerinde kaldığım Hindistanlı karı koca, modern evlerinde üzerinde otantik bibloların olduğu yuvarlak yemek masasında. Garip baharat kokularının arasında konuşuyoruz. Amerika’ya okumak için gelmişler ve şimdi kanser üzerine araştırma yapıyorlar. Rockefeller Üniversitesi’nde. ÇALIŞKANLAR. Kadın gittiği Hint dans kursunu anlatıyor. Yapmacık bir şekilde de olsa kültürlerini yaşamaya, yaşatmaya çalışmalarına saygı duyuyorum. Sistemin söküklerini böyle yamıyorlar. 21. katta bol baharatlı Hint yemeklerini yiyoruz, onlar son çıkan kanser ilaçları hakkında konuşurken, ben dinlerken. Yemekleri seviyorum. SICAKLAR.

Harlem’de iki çocuk, bankta oturuyorlar. Beni durdurup soruyorlar: “Sen Fransız mısın?”. “Hayır” diyorum, sohbet etmeye çalışıyorum, “neden böyle düşündünüz?” “Öyle görünüyorsun. Peki bize birkaç dolar vermek ister misin?” Neden diyorum? “Öylesine; ver işte, ne olacak ki?” “Hayır, öylesine kim kime para verir ki”, diyip uzaklaşıyorum. TEMBEL.

Evinde kaldığım Alman kız, Brezilya’ya bir geziye gidecek, ilk kez görüşmüşüz. Sohbetimiz 15 dakika sürüyor ya da sürmüyor. Evinin anahtarlarını bana teslim ediyor, valizlerini alıp gidiyor, evini 10 günlüğüne bana kiralıyor. RAHAT.

Taco dükkanında ki Çinli kasiyer kız: İki kere gidiyorum dükkana. İkisinde de aynı ses tonu, aynı tavırla Taco mu nasıl istediğimi soruyor. Taco, Meksika Böreği değil miydi? Bu Çinli elemanlar ne alaka diye düşünürken, kızın suratında ki hayatından bezmiş ifadeye takılıyorum, mutsuzluğunu açıkça ortaya koyuyor, onu çirkinleştiriyor. O kasanın arkasında sıkışıp kalmış. Acı çekerek birinin onu kurtarmasını beklerken, “3 numara taco” diye çığırıyor arka fondaki aşçıya. Bir yandan da arkasında ki uydudan, Çin kanalında ki popüler bir programı izliyor. Orada ki hiçliğini unutuyor, o gününü de uyutuyor. Bezgin. Bahtsız. Yok hayır KADERCİ.

Madison Square Park’da tanıştığım İngiliz adam. Marmaray projesinin Amerika ayağında çalıştığını öğreniyorum. Tesadüf, İstanbul’dan konuşuyoruz. KEYİFLİ. Sohbet ederken arkamızdaki amcadan azar işitiyoruz. “Konserdesiniz, susun” diye bağırıyor. HAKLI.

Çin mahallesindeki dil bilmeyen (vücut dili dahil) bütün Çinliler; hepsiyle yaşadığım bütün iletişimsizlikleri yazsam bitiremem. GARİP.

Turistler, her dakika metrekare başına 5-10 tane düşen, şehri kemirmekle meşgul insan kalabalığı. GEREKSİZ. Yok vazgeçtim “turist people”ın bende yarattığı duygu durumunu tek kelimeye sığdırmak imkansız, siz anlayıverin.

Ve, “be the change you wish to see in the world”. Bir tasarım mağazasının önündeyim, bilmem kaç dolarlık sandalyenin vitrinine Gandhi’nin sözünü yazmışlar, büyücek puntolarla. Tam fotoğrafını çekerken, Amerikalı Gandhi yanıma geliyor. “Ne ironik değil mi? Bu sözün bu dükkanın vitrininde yer alması” diyor. Başlıyor anlatmaya, tüketim çılgınlığı, insanlar, bizim durduğumuz nokta vs sohbet ediyoruz. Amerikalı insanların “neden” diye sormaya başladıkları an; “Neden Starbucks’tan kahve içiyorum? Neden Gucci giyiyorum? Neden alışveriş yapıyorum?” diye kendilerine bu basit soruları sordukları saniye sistemin çökeceğini iddia ediyor. “En fazla bir ay” diyor. “Ne Amerika kalır ne kapitalizm”. Düşünmeden yaşayan Amerikalılar üzerine bir de hikaye anlatıyor: “Adamın biri kendini peygamber ilan etmiş, tarikat kurmuş, bin küsür kişi toplamış. Kendine körü körüne inanan. Bir gün inanan herkesin katılmak zorunda olduğu, cenneti vaat eden toplu bir ayin düzenlemiş. Bitkilerden bir karışım hazırlatmış herkese, ibadetin parçası olarak. En sonunda içine az miktarda siyanür kattırmış ve rengi kolaya benzeyen bir sıvı çıkmış ortaya. Bunun ismi DECULA; hepimiz aynı anda bunu içeceğiz demiş. Yok kötü bir niyetle değil. Her şey inandıklarınız ve iyiliğiniz için. Sonra ne mi olmuş; orada bulunanların yüzde sekseni o karışımı içmiş ve ölmüş.’’

Gandhi’nin bu kısa masalından çıkardığımız ders nedir? Sanırım ben onu araştırmalarımın, gözlemlerimin ve gezimin bütününün çıkarımı olarak kabul ediyorum.
So the think is; ‘’Don’t Drink Decula’’…