Odada Yatağın Yeri
Emre Emekciler
Yürüyorsun. Katran karası gece, çay deminin suyla açılması gibi, yavaş yavaş renk değiştirmeye başlamış. Belki bir başkası için az sonra başlayacak gün, senin için hiç bir şey ifade etmiyor. Eve gidip yatağa girmek ve kendi bitirdiğin günün acısını çıkarırcasına uymak istiyorsun.
Hava çelik kadar soğuk ve neredeyse kardan göz gözü görmüyor. Sanki yukarda birileri bulutları didiklemiş de savuruyor gibi geliyor sana. Üşüme hissiyle büzülüp olabildiğince küçülerek kaybolmak istiyorsun sırtındaki kalın paltonun içinde. Belki o zaman eve gitmene gerek kalmayacak, oracıkta uyuyuvereceksin. Kaldırdığın yakalarının hemen üzerinde yükselen gözlerin, önünde belli belirsiz uzanan bembeyaz yolun üzerinde. Soğuk ve yorgunluk kafanı dik tutmana izin vermiyor, olabildiğince gömülüyorsun paltonun içine. Yalnızca ara sıra kaldırıp kafanı şöyle bir etrafı süzüyorsun. Kendi gölgeni saymazsan yalnızsın. Talan edilmiş bir pamuk tarlasında gibisin. Bir an yön duygunu kaybetmiş gibi hissediyorsun. Hiç bir varlık yok sanki etrafta. Az sonra uykusundan uyanacak gecede, sokak lambalarının cılız ışıkları var sadece. “Önümdeki yolu çizmeseler” diye geçiriyorsun içinden, “Uçuşan şu kar tanelerinden ne farkım olurdu?”
İlginç geliyor bu fikir sana, aynı zamanda cazip. Bir kar tanesi olsaydın, yürüdükçe daha da uzuyor gibi gelen bu yolun hiç bir manası olmayacaktı, hatta kendine dert ettiğin hiç bir şeyin... Yorgunluğu hissetmeyecek, üşümeyecektin. Yürümek, çalışmak, uyumak, yemek yemek, nefes alıp vermek... Var olman bile anlamını yitirecekti. “Bu kadarı da çok fazla olurdu” diye düşünüyorsun saçmalamana hafifçe gülümseyerek. İlginç ve cazip gelen şeyin bir kar tanesi olmaktan çok uçabilmek olduğu aşikar. Bulutları dele dele, kuşlarla yarışırcasına, rüzgara inat uçmak...
Çocukken akşamları pencereden yıldızları seyrederken, baş parmağının ucuyla işaret parmağının ucunu birbirine olabildiğince yaklaştırıp, babanın büyük, çok büyük olduğunu söylediği yıldızların o araya nasıl girebildiğine akıl erdiremezdin. Sana göre gökyüzündeki tüm yıldızları toplasan, odanda oyuncaklarının kapladığı yerden daha fazlası gerekmezdi, biriktirmek için. Onları koyduğun gibi yıldızları da dizerdin yatağının altına. Orası senin gizli bölgendi. En dibe koyduğunda, senin küçük gövdenden başka kimse girip alamazdı.
Kendin küçücüktün ama dünyan kocamandı o zamanlar. Odanın her santimetrekaresine girip çıkabiliyordun. Yatağının altını kasan yapmıştın. Dolaplarının içine girip oturuyordun. Hatta tepelerine çıkıp yatağına atlıyordun. Salon ise başlı başına bir eğlenceydi senin için. Yemek masası, sandalyeler, koltuk takımı... Büyüklerin onlara addettiği anlamlardan daha fazlasını çağrıştırıyordu sana hepsi. Yatağın sadece uyumak için, koltukların oturmak, masanın çalışmak ve yemek yemek için olması sıkıcı geliyordu. Oysa eşyalarla eşleştirilmiş tüm bu eylemleri zaten istediğin yerde yapabilirdin. Sen istediğin her şeyi yapabilirdin, onlar olsun ya da olmasın. Evin içinde yürümek, koşmak için bile sınırlamıyordu mobilyalar seni. Canın istediğinde üstlerine çıkabiliyordun zaten.
Çocuk ruhunun hala derinlerde bir yerde var olduğunu, bir kıvılcımla hemen patlayıp çıkıvererek kadar kıpır kıpır olduğunu biliyorsun ama farkında değilsin. Şu anda uçtuğunu, eskiden yıldızları parmak uçlarının arasına aldığın gibi evleri, caddeleri, sokakları hatta tüm şehri cebine koyabilecek kadar ufalttığını hayal ederken, neden aklımdan bunları geçiriyorum diye sormuyorsun çünkü. Bir an önce eve gidip yatağına girmeyi istiyorsun. Hızlanmak yerine uçabilseydin ne kadar sürede evde olabileceğini hesaplamak, yükseklerden bakarken şu anda bulunduğun yerle evinin arasındaki mesafenin parmak arası pencerene sığıp sığmayacağını düşünmek, daha mutlu ediyor seni. Gerçekte eve gidiş süreni kısaltmıyor ama en azından oyalıyor seni. Anlamıyorsun bile yürüdüğünü, üşüdüğünü, yorulduğunu. Çocukken evdeki sınır tanımazlığın şimdi göklerde devam ediyor aklınca.
Derken, hemen yanından geçtiğin kar küreyen belediye işçilerinin sesleriyle irkiliyorsun. Fark etmemişsin bile orada olduklarını. Hatta kar dinmiş, gün hepten aydınlanmış ama o kadar dalmışsın ki bunlar bile dikkatini çekmemiş.Birçok insan çoktan çıkmış evlerinden, canlarını okuyacak upuzun soğuk bir güne doğru acele adımlarla ilerliyorlar. Sense köşedeki büfeyi görünce epey uzun süredir yürüdüğünü ama artık hedefine çok yaklaştığını fark ediyorsun. Bu bile ısıtmaya yetiyor buz kesmiş vücudunu. Az sonra, çok az sonra, şu an için hayatında ki en önemli obje olduğunu düşündüğün, ama artık çocukluğundaki işlevselliğini yitirmiş yatağını, ona addedilmiş gerçek ve senin için önemli olan manasını doya doya yaşamak için kullanacaksın.
Uyanıkken gördüğün rüyandan uyanmanla birlikte, az öncesine kadar sen,gölgen ve kar taneleri arasından seçmeye çalıştığın, sokak lambalarının çizdiği uzun ince bir yoldan başka bir şey olmayan gecenin, güneşin kendini hissettirmeye başlamasıyla örtüsünü çekmesi, ister istemez yalnızlık duygunu da alıp götürüyor. Şairin dediği gibi “Gözüne mil çekmiş ama gibi evler” beliriyor yavaş yavaş sokak başlarında. Aslında hep orda olan, senin de bundan adın gibi emin olduğun evler. İlk olarak köşedeki büfeyi görmenle başlayan bu farkındalık zamanla değiştiriyor ruh halini. Kısa süren yalnızlığının bir anda yok olup gittiğine şahit olmak belki de ürkütüyor seni. Evler, devler gibi geliyor gözüne. Sırtında taşıdığın bütün bir gecenin yorgunluğuna bir de bu ağır beton yığınları ekleniyor . İyiden iyiye sığışıyorsun paltonunu içine. İşlerine, okullarına giden insanlar da üstüne üstüne geliyor diye düşünüyorsun. Az önce tümüyle senin olan geniş caddeyi bu insanlarla, vızır vızır geçmeye başlamış arabalarla paylaşıyorsun artık. Kendi dünyanın sınırlarını sokak lambalarının değil de güneş ışınlarının çizmesi bu acımasız gerçeği yüzüne bir tokat gibi çarpıyor. Rüzgarda savrulan bir kar tanesi olsan insanlara, o da olmadı etraftaki kalın beton duvarlara çarpacaksın.
Zor oldu senin için ama başardın. Az sonra önünde dikildiğin, o sıralı, korkutucu onlarca evden çok farklı olan, senin olan eve gireceksin. Bir kaç adımın kaldı. İçeri girdiğinde ferahlayacak ve derin bir oh çekeceksin. Oysa sen değil misin her gün oradan kaçmak için can atan? Büyüdükçe daracık gelmeye başlamış odanda nefes almakta zorlandığından yakınan. Aynı oda ama çocukluğundaki gibi ayrı bir dünya gibi gelmiyor artık sana. İri cüssenin hareket özgürlüğünü mobilyalar sınırlayabiliyor artık. Yatağın yeri önem arz ediyor muhakkak. Balkona çıkmak istiyorsan yatağını ona göre koyman gerekiyor. Üzerinden atlayıp geçivermen eğlenceli ve mantıklı gelmiyor. Ama bu gün eve kendini attığında her yer senin yatağın olacak sanki. O kadar yoruldun ve korktun ki herhangi bir köşede bile kıvrılıp uyuyabilirsin. Çünkü yatağın değil evinin duvarları belirliyor artık sınırlarını ya da her zamanki gibi algının uçsuz bucaksızlığı.
Hava çelik kadar soğuk ve neredeyse kardan göz gözü görmüyor. Sanki yukarda birileri bulutları didiklemiş de savuruyor gibi geliyor sana. Üşüme hissiyle büzülüp olabildiğince küçülerek kaybolmak istiyorsun sırtındaki kalın paltonun içinde. Belki o zaman eve gitmene gerek kalmayacak, oracıkta uyuyuvereceksin. Kaldırdığın yakalarının hemen üzerinde yükselen gözlerin, önünde belli belirsiz uzanan bembeyaz yolun üzerinde. Soğuk ve yorgunluk kafanı dik tutmana izin vermiyor, olabildiğince gömülüyorsun paltonun içine. Yalnızca ara sıra kaldırıp kafanı şöyle bir etrafı süzüyorsun. Kendi gölgeni saymazsan yalnızsın. Talan edilmiş bir pamuk tarlasında gibisin. Bir an yön duygunu kaybetmiş gibi hissediyorsun. Hiç bir varlık yok sanki etrafta. Az sonra uykusundan uyanacak gecede, sokak lambalarının cılız ışıkları var sadece. “Önümdeki yolu çizmeseler” diye geçiriyorsun içinden, “Uçuşan şu kar tanelerinden ne farkım olurdu?”
İlginç geliyor bu fikir sana, aynı zamanda cazip. Bir kar tanesi olsaydın, yürüdükçe daha da uzuyor gibi gelen bu yolun hiç bir manası olmayacaktı, hatta kendine dert ettiğin hiç bir şeyin... Yorgunluğu hissetmeyecek, üşümeyecektin. Yürümek, çalışmak, uyumak, yemek yemek, nefes alıp vermek... Var olman bile anlamını yitirecekti. “Bu kadarı da çok fazla olurdu” diye düşünüyorsun saçmalamana hafifçe gülümseyerek. İlginç ve cazip gelen şeyin bir kar tanesi olmaktan çok uçabilmek olduğu aşikar. Bulutları dele dele, kuşlarla yarışırcasına, rüzgara inat uçmak...
Çocukken akşamları pencereden yıldızları seyrederken, baş parmağının ucuyla işaret parmağının ucunu birbirine olabildiğince yaklaştırıp, babanın büyük, çok büyük olduğunu söylediği yıldızların o araya nasıl girebildiğine akıl erdiremezdin. Sana göre gökyüzündeki tüm yıldızları toplasan, odanda oyuncaklarının kapladığı yerden daha fazlası gerekmezdi, biriktirmek için. Onları koyduğun gibi yıldızları da dizerdin yatağının altına. Orası senin gizli bölgendi. En dibe koyduğunda, senin küçük gövdenden başka kimse girip alamazdı.
Kendin küçücüktün ama dünyan kocamandı o zamanlar. Odanın her santimetrekaresine girip çıkabiliyordun. Yatağının altını kasan yapmıştın. Dolaplarının içine girip oturuyordun. Hatta tepelerine çıkıp yatağına atlıyordun. Salon ise başlı başına bir eğlenceydi senin için. Yemek masası, sandalyeler, koltuk takımı... Büyüklerin onlara addettiği anlamlardan daha fazlasını çağrıştırıyordu sana hepsi. Yatağın sadece uyumak için, koltukların oturmak, masanın çalışmak ve yemek yemek için olması sıkıcı geliyordu. Oysa eşyalarla eşleştirilmiş tüm bu eylemleri zaten istediğin yerde yapabilirdin. Sen istediğin her şeyi yapabilirdin, onlar olsun ya da olmasın. Evin içinde yürümek, koşmak için bile sınırlamıyordu mobilyalar seni. Canın istediğinde üstlerine çıkabiliyordun zaten.
Çocuk ruhunun hala derinlerde bir yerde var olduğunu, bir kıvılcımla hemen patlayıp çıkıvererek kadar kıpır kıpır olduğunu biliyorsun ama farkında değilsin. Şu anda uçtuğunu, eskiden yıldızları parmak uçlarının arasına aldığın gibi evleri, caddeleri, sokakları hatta tüm şehri cebine koyabilecek kadar ufalttığını hayal ederken, neden aklımdan bunları geçiriyorum diye sormuyorsun çünkü. Bir an önce eve gidip yatağına girmeyi istiyorsun. Hızlanmak yerine uçabilseydin ne kadar sürede evde olabileceğini hesaplamak, yükseklerden bakarken şu anda bulunduğun yerle evinin arasındaki mesafenin parmak arası pencerene sığıp sığmayacağını düşünmek, daha mutlu ediyor seni. Gerçekte eve gidiş süreni kısaltmıyor ama en azından oyalıyor seni. Anlamıyorsun bile yürüdüğünü, üşüdüğünü, yorulduğunu. Çocukken evdeki sınır tanımazlığın şimdi göklerde devam ediyor aklınca.
Derken, hemen yanından geçtiğin kar küreyen belediye işçilerinin sesleriyle irkiliyorsun. Fark etmemişsin bile orada olduklarını. Hatta kar dinmiş, gün hepten aydınlanmış ama o kadar dalmışsın ki bunlar bile dikkatini çekmemiş.Birçok insan çoktan çıkmış evlerinden, canlarını okuyacak upuzun soğuk bir güne doğru acele adımlarla ilerliyorlar. Sense köşedeki büfeyi görünce epey uzun süredir yürüdüğünü ama artık hedefine çok yaklaştığını fark ediyorsun. Bu bile ısıtmaya yetiyor buz kesmiş vücudunu. Az sonra, çok az sonra, şu an için hayatında ki en önemli obje olduğunu düşündüğün, ama artık çocukluğundaki işlevselliğini yitirmiş yatağını, ona addedilmiş gerçek ve senin için önemli olan manasını doya doya yaşamak için kullanacaksın.
Uyanıkken gördüğün rüyandan uyanmanla birlikte, az öncesine kadar sen,gölgen ve kar taneleri arasından seçmeye çalıştığın, sokak lambalarının çizdiği uzun ince bir yoldan başka bir şey olmayan gecenin, güneşin kendini hissettirmeye başlamasıyla örtüsünü çekmesi, ister istemez yalnızlık duygunu da alıp götürüyor. Şairin dediği gibi “Gözüne mil çekmiş ama gibi evler” beliriyor yavaş yavaş sokak başlarında. Aslında hep orda olan, senin de bundan adın gibi emin olduğun evler. İlk olarak köşedeki büfeyi görmenle başlayan bu farkındalık zamanla değiştiriyor ruh halini. Kısa süren yalnızlığının bir anda yok olup gittiğine şahit olmak belki de ürkütüyor seni. Evler, devler gibi geliyor gözüne. Sırtında taşıdığın bütün bir gecenin yorgunluğuna bir de bu ağır beton yığınları ekleniyor . İyiden iyiye sığışıyorsun paltonunu içine. İşlerine, okullarına giden insanlar da üstüne üstüne geliyor diye düşünüyorsun. Az önce tümüyle senin olan geniş caddeyi bu insanlarla, vızır vızır geçmeye başlamış arabalarla paylaşıyorsun artık. Kendi dünyanın sınırlarını sokak lambalarının değil de güneş ışınlarının çizmesi bu acımasız gerçeği yüzüne bir tokat gibi çarpıyor. Rüzgarda savrulan bir kar tanesi olsan insanlara, o da olmadı etraftaki kalın beton duvarlara çarpacaksın.
Zor oldu senin için ama başardın. Az sonra önünde dikildiğin, o sıralı, korkutucu onlarca evden çok farklı olan, senin olan eve gireceksin. Bir kaç adımın kaldı. İçeri girdiğinde ferahlayacak ve derin bir oh çekeceksin. Oysa sen değil misin her gün oradan kaçmak için can atan? Büyüdükçe daracık gelmeye başlamış odanda nefes almakta zorlandığından yakınan. Aynı oda ama çocukluğundaki gibi ayrı bir dünya gibi gelmiyor artık sana. İri cüssenin hareket özgürlüğünü mobilyalar sınırlayabiliyor artık. Yatağın yeri önem arz ediyor muhakkak. Balkona çıkmak istiyorsan yatağını ona göre koyman gerekiyor. Üzerinden atlayıp geçivermen eğlenceli ve mantıklı gelmiyor. Ama bu gün eve kendini attığında her yer senin yatağın olacak sanki. O kadar yoruldun ve korktun ki herhangi bir köşede bile kıvrılıp uyuyabilirsin. Çünkü yatağın değil evinin duvarları belirliyor artık sınırlarını ya da her zamanki gibi algının uçsuz bucaksızlığı.



