Simit Sarayları: Simitten Saraya

Hakkı Yırtıcı

İlk olarak 2001 yılında Mecidiyeköy’de açılan ardından İstanbul’un diğer semtlerine ve Türkiye’nin diğer kentlerine mağazalar zinciri olarak yayılan Simit Sarayı, geleneksel simittin “fast food” mantığı ile üretim, satış ve mekan temelinde yeniden örgütlenme biçimidir. Geleneksel şekli ile simit her sabah küçük fırınlarda üretilir ve seyyar satıcılar aracılığı ile köşe başlarında tüketime sunulur. Burada fırınlar ve simitçiler birer marka değildirler. Anonim bir ürün yine anonim satıcılar aracılığı ile satılır. Bu şekli ile özellikle alt-orta sınıf için ayaküstü atıştırmanın en basit ve ucuz yoludur. Eski Türk filmlerinde köyden kente gelen ve iş bulamayan köylünün kalan son parası ile bir simit alıp, parkta bir bank üzerinde yeme sahnesi toplumsal hafızada simittin ne ifade ettiğinin en güzel örneğidir.

Simit Sarayı bu geleneksel, alt-orta sınıf yiyeceğini almış, kapitalist ekonominin seri üretim ve tüketim mantığı içinde yeniden yapılandırmış ve fast-food kurgusu içinde bir marka haline getirmiştir. Bunu yaparken de George Ritzer’in “Toplumun McDonaldlaştırılması” kavramına atıfla, verimlilik, hesaplanabilirlik, öngörülebilirlik ve denetim unsurlarına dayalı bir üretim ve satış modelini tekrarlamıştır. Bugün 100’e yakın Simit Sarayı ürünü 7000m2lik tek bir fabrikada üretilmekte, “franchasing” yöntemi ile örgütlenen bayiler aracılığı ile bol ışıklı, temiz, homojen tek tip mekanlar ve aynı üniformayı giyen satış elemanları aracılığı ile tüketime sunulmaktadır.



Aslında Simit Sarayı Türkiye’de yerel bir yiyeceğin kendisini fast-food mantığı ile örgütlemesi yeni bir şey değil. İlk akla gelen örneklerden biri kültürel bir ikon olan İbrahim Tatlıses’in açtığı Tatlıses Lahmacun restoranlar dizisi. Ancak bu girişim yeterince başarılı olamadı. Bu başarısızlığın arkasında öncelikle lahmacun üzerinden yeni bir kültürel kimlik oluşturulamamış olması yatıyor. Zaten pek çok restoranda / kebap-lahmacun salonunda satılan bir ürünü yeniden kurgulamak, kültürel olarak üretmek zordur. Simit ise Simit Sarayları tarafından sokaktan alınıp, restoranların içine sokulması başarılmış ve ismindeki “saray” vurgusu ile yeni bir kültürel kimlik yaratılmıştır.

Simit Saraylarının başarısı üzerine farklı isimlerde simit satan yeni restoranlar kısa zamanda çoğaldı. Ancak çoğu bu örgütlenme mantığını üretemedikleri için tekil örnekler olarak kaldılar ve restoranların içine dürüm, döner gibi ürünler sokarak başka bir şey oldular ya da kapandılar. Bu modeli örnek alanlar ise, Bugalo gibi, piyasa ekonomisi içinde rekabete dahil olabildiler.

Alt-orta sınıfın hitap eden simittin “saray” adı verilen mekanlarda sunulması hem yeni bir kültürel kimlik değişiminin ve daha üst sınıflar arasında popülerleşmesinin hem de yeni bir ekonomik değer haline gelmesinin göstergesidir. 1986 yılında İstanbul’da Taksim meydanında açılan ilk McDonalds restoranı Amerika’da alt-orta sınıfın rağbet ettiği bir yerken bir sembol olarak Türkiye’de daha üst gelir grupları ile özdeşleşmesi gibi simitte Simit Sarayları aracılığı ile sınıfsal seviye atlamıştır. Tabi ki bu kurgu içerisinde simit sadece simit olarak kalamazdı. Simit Sarayları simitti yeniden üretti; farlı lezzet ve biçimlerde yeni simit türleri yaratıldı; tatlı ya da tuzlu çeşitli diğer unlu yan mamuller ile desteklendi, menüler genişletildi.



Böylelikle yerel bir kültürel değer olan simit küresel ekonominin mantığı içinde yeniden kurgulanmış ve dolaşıma sokulmuş oldu. Burada yerel olanın küreselleşme ile olan ilişkisini açığa çıkarmak gerekli. Küreselleşen kapitalizmin yeni şekli aslında ikircikli bir şekilde yerel ilişkileri gündeme getirmektedir. İlk bakışta birbirlerine karşı gibi duran küresel ve yerel kavramları bu anlamda sermaye açısından birbiri içine geçmiştir. Bir mekan ölçeği olarak yerelliğin önem kazanması, mekanda gerçekleşen sosyal ilişkileri, kültürel değerleri ve coğrafi yapıyı ön plana çıkarmaktadır. Daha önce tümdengelimci bir tavırla göz ardı edilen tüm bu olgular bu sefer kapitalizmin örgütlenmesinin önemli alt parçaları haline gelmektedir.

Yukarıda ortaya konan durum, sanıldığının aksine, küreselleşmenin bütün dünyanın “tek”leşmesi anlamına gelmediği, yerelliğin yeni bir boyut olarak küresel ölçeğe taşındığını göstermektedir. Küreselleşme sadece Batı’nın değerlerinin dünyanın geri kalanı tarafından benimsenmesi anlamına gelmemekte, aynı zamanda yerel özelliklerin küresel ölçekte dolaşıma çıkması ve piyasa ekonomisi içinde değerlendirilmesi anlamına gelmektedir. Küresel ile yerel ilişkiler arasında iki yönlü bir akış bulunmaktadır. Amerika’nın kendi değerlerini dünyanın geri kalan kısmına yaymanın simgesi haline gelen “McDonalds” aslında küresel ile yerel arasında ilişki kuran bir şebeke niteliğindedir. Bir açıdan bakıldığında, McDonalds gerçekten Batı tarzı bir yemek kültürünün küresel alanda dolaşıma çıkmasını içermektedir. Ancak bugün dünyanın her yanındaki McDonalds restoranlarının mönüsünde, bulunduğu coğrafyanın kendine özgü koşullarını içeren değişiklikler yapılmıştır. Örneğin Türkiye’deki McDonalds restoranlarındaki “Türk damağına uygun köfteburger” olan “McKöfte”, yerel bir özelliğin küresel sürece katılmasını göstermektedir.

Ancak burada kaçırılmaması gereken nokta, küresel ve yerel olan arasında yaşanan etkileşimde, kapitalist örgütlenmenin yeni biçimleri mekanda geçen olayları ön plana çıkarır ve küresel akışkanlığın debisini arttırmak için kullanırken, sadece bu sürece eklenebilecek ve ekonomik değeri olan yerellikler bu sürece dahil olabilmektedir. Küresellik ile yerellik arasında kurulan ilişkide halen küresel ilişkiler hakim konumdadır. Günümüzde kapitalist ekonominin dönüştürücü gücü karşısında mekansal ve kültürel farklılıkların varlığını koruyabilmesinin tek yolu, sermayenin küresel akışı içinde kendine yer bulabilmeleridir. Bu sürece katılamayan ama yerel ve kültürel anlamda mekanın değerini ve farkını oluşturan süreçler varlığını koruyamamakta ve hızla yok olmaktadırlar. Bu çerçevede sürece katılamayan her anlamda yerel değerin varlığını koruyabilmesi, kapitalist ekonomi tarafından tüketim ideolojisi ile belirlenen bir sistem içinde dolaşım değeri olduğunun ispatlamasını ya da dolaşım değeri olacak şekilde yapısal bir değişiklik geçirmesini gerektirmektedir.

Şimdilik ulusal ölçekte bir örgütlenme olan Simit Sarayı kapitalist ekonominin bir zorunluluğu olarak uluslararası ölçeğe taşınmanın yollarını arıyor. Yunanistan’da bu konuda çalışmalar yapılmakta, ABD’de tanıtım günleri düzenlenmektedir. Simit Saraylarını dünyanın diğer büyük metropollerinde görmek sadece bir zaman meselesi. Ne zaman ki kendisini küresel ölçekte karlı hale getirecek, New York, Londra, Paris, Tokyo gibi şehirlerde yaşayanlarda bu yerel, alt-orta sınıf Türk yiyeceğinin sentetik yeni halini tadabilecekler.