
Mimar Yoktur, Mimarlar Vardır
Uğur Tanyeli

Uğur Tanyeli’nin Haziran 2007’de Garanti Galeri’den yayınlanan ve mimarın bir özne olarak Türkiye’deki gerçekliğini yeniden okuyarak mevcut mimar mitinin bir nevi yapıbozumunu yaptığı kitabı “Mimarlığın Aktörleri” yayınlandığı vakit geniş tartışmalara neden olmuştu. Ağustos 2007’de kendisiyle yapılan ve Tanyeli’nin “düşüncelerimi en iyi şekilde ifade edebildiğim” diye nitelediği bu söyleşiyi arşiviniz için burada tekrar yayınlıyoruz.
Hakkı Yırtıcı: Kitabınız ilk sayfasından itibaren mimarlık alanında alışılagelen söylemlerin dışında bir anlatısı olduğunu, yani bir ezber bozma metni olduğunu hissettiriyor.
Uğur Tanyeli: Umarım öyledir.
HY: Giriş de Asaf Halet Çelebi’nin “putları kır, devir” sözlerini içeren İbrahim şiiri ile başlıyor. Öncelikle bu konudaki düşüncenizi almak isterim.
UT: Buna çok kestirmeden bir cevap vereyim. Türkiye’de genellikle mimarlık düşüncesinin içinde hiç eksilmeyen bir saplantılar dizisi olduğunu, dolayısıyla da sürekli ezber üreten ama açılım üretmekte zorlanan bir ortamda yaşadığımızı düşünürüm. Böyle olmasından dolayı mimar öznelerden bahsetmeye başlayınca da aynı problem karşımıza çıkıyor. Kaldı ki biz mimar özneyi zihnimizde inşa etmeye başladığımız noktadan itibaren mitolojiler ürettiğimiz için bu mitolojilerden kurtulmadıkça, o ezberi bozmadıkça, alanı mitolojilerden temizleyip deyim yerindeyse seküleştirmedikçe bence temiz bir mimarlık konuşmasına başlama şansına sahip olunamayacak. Temizden kastettiğim şey rafine falan değil. Söylemeye çalıştığım bu güne kadar söylenmişleri yinelemekten daha fazlasını yapan bir ortamın oluşabilmesi.
HY: Bir hesaplaşmadan bahsediyorsunuz.
UT: Kutsallaştırılanla hesaplaşmak. Çünkü biz hep kutsallaştırmak istiyoruz. Mitolojilerden kastettiğim de bu. Neyin mitolojisi olursa olsun Türkiye’de sürekli bir kutsallaştırma çabası var gibi görünüyor.
HY: Bu sadece Türkiye’ye özgü olamaz ama.
UT: Bu dünyanın her yerinde varolan bir şeydir. Öznenin söz konusu olduğu bir yerde mitolojinin ve kutsallığın olmaması söz konusu olamaz. Ancak, bana Türkiye’deki mitolojinin tekilliği çok tehlikeli geliyor. Sayısız mitolojinin yarıştığı bir ortamda buna katlanmak daha kolay. Bu mimar özne bağlamında da böyledir; siyasal özne bağlamında da. Bir dizi siyasal önderin öneminden eminseniz, örneğin 14. Louis’nin ardına Napolyon’u, onun yanına de Gaulle’u ve bunun yanına da başka benzer özneleri yerleştirebiliyorsanız, deyim yerindeyse elinizdeki kutsal kişilikler kadrosu genişliyorsa, her birindeki kutsallık payı azalıyor. Türkiye’de olduğu gibi bu kadroyu daralttıkça, bu mitolojiden pay alan az sayıdaki insanı da abarttıkça abartıp sonunda tanrıların katına çıkartıyoruz Yani neredeyse çoktanrılı bir sistem değil, tektanrılı bir sistem kuruyoruz. Çoktanrılı sistemler daha kolay baş edilebilir sistemler; tektanrılı bir sisteminse hiçbir dönüşme, değişme şansı neredeyse yok.
HY: Kitapta aslında mimarı bir özne olarak tekrar kurmayı, şimdiye kadar saklı kalmış durumlarını açığa çıkarmayı amaçlıyorsunuz. Benim aklıma burada hemen Levi-Strauss’un “her insan bir kavşaktır ve her kavşakta bir şeyler olur. Ve biri diğerinden daha önemsiz değildir” sözü geldi. Aklıma gelen diğer bir isimse Hobsbawn. “Sıradışı İnsan” kitabında sıradan, gündelik hayatın içindeki ve biz bilmesek de tarihe katkısı olan ama hiçbir zaman da öne çıkamayan insanlardan bahseder. Bu şekliyle modern tarih yazımına, makro tarihe karşı başka bir anlatının peşindesiniz.
UT: Bence çok doğru bir saptama yapmışsınız. Öncelikle Türkiye’de sürekli olarak dönem üzerinden ve belirsiz anonim bir aktör üzerinden yazılmış olan tarihin yıkılması lazım. Türkiye tarihinin aktörü Türkiye olamaz. Biz, “Türkiye tarihinin aktörü Türkiye’dir” diyen tuhaf bir bakış açısı geliştirdik. Aidiyetsiz, sınıfsız, öznelliksiz, adsız, monolitik bir aktör... Bu Osmanlı vakanüvis tarihçiliğinden bile daha geri bir pozisyon. En azından, devletin resmi tarihini yazmakla görevli olan vakanüvis Osmanlı devlet sistemi içinde kendisinin de bir aktör olduğunu bilir ve anlattığı şeyin sadece devlet etkinliği olduğunu her seferinde tanımlardı. Asla başka bir şey anlatmadığının bilincindedir ve böyle bir iddiada da bulunmaz.. Vakanüvis “ben Osmanlı tarihini yazıyorum” dediği zaman kastettiği, devlet etkinliği ve Osmanlı devlet yönetiminin temelindeki bir grup öznenin oluşturduğu yapılanmadır. O kadar ki, ülkenin ve orada yaşayan toplumsal grupların bile tarihini yazmaya kalkışmaz. Modern Türkiye’deki çoğu tarihçi ise vakanüvisden daha az namuslu gibi gözüküyor. Erken Cumhuriyet’ten itibaren tarihçi Türkiye’nin tarihini yazdığını iddia ediyor. Sanki Türkiye’nin tarihini yazıyormuş gibi yazıyor. Ama bize aslında bir küçücük grubun, merkezi devletin yine yönetim odaklı bir anlatımını sunuyor.
HY: Sanırım son seçimlerde siyasi alanda yaşananlar da bu durumun bir sonucu.
UT: Kimilerini o konuda olup bitenleri göremez hale getiren de bu yazma ve düşünme alışkanlığı. Yani değişimi görememek. Buradaki eğilim, karşısındaki oluşumu bir kaza gibi tahayyül etme yönünde. Her seferinde Türkiye’de olup bitene aklı yatmadığı zaman onu kaza diye görmeyi sağlayan şey bu. Anlatınız böyle olunca, onlar sizin zihninizde tabii ki kazadır. Bunun gerçekten bir kaza olmadığını görmeniz için her öznenin özne olduğunu kabul etmeniz gerekecektir. Sedad Eldem ne kadar özne ise sefalet içinde ölmüş bir Burhan Arif de o kadar öznedir. Daha az önemli olduğunu düşünmek için bence elimizde pek az kuramsal enstrüman var.
HY: Kitapta tam bu noktada “neden aktörleri ve özneleri görmekte zorlanıyoruz” diye soruyorsunuz. Lacan “kadın yoktur” der. Ona göre “Kürt, Çerkez kadın”, “çalışan kadın”, “mimar kadın”, “Ayşe”, “Fatma” vardır, ama tüm bu kadınlar kümesini kapsayan, soyut bir “kadın” yoktur. Aslında burada söylediğiniz de “mimar yoktur” demek değil mi?
UT: Tam da bunu söylüyorum. Bence bu kitap için daha doğru bir saptama olamaz. “Mimar” yoktur “mimarlar” vardır. Özneler var. Adlarını koymamız gereken insanlar var. Hepsi birden mimar olarak adlandırılan, belirli ortak davranışlarda bulunan, belirli siyasal tavırlar ortaya koyan, blok halinde düşünen, sanki tarihin elinde bir araçmış gibi tarihin buyurduğu biçimde mekanı düzenleyen, yukardan birisi tarafından, bir yüce güç tarafından yönlendirilen bir muhayyel grup bence yok. Kitapta bunu anlatmaya çalışıyorum.
HY: Aktörleri görememek aynı zamanda sorumluluğu hep başkalarına, soyut bir özneye yükleme alışkanlığı geliştiriyor.
UT: Evet şunu söylemeye çalışıyorum. Aktör özneleri görmemek bir kere rastlantısal olarak karsımıza çıkıvermiş bir eksikliğimiz falan değil. Görmek istemediğimiz için görmüyoruz. Bu tarihi ve toplumsal değişimi, öznelerin oluşturduğu bir karmaşık, hatta “sarsak” bütün olarak algılamak istemeyişimizden kaynaklanıyor. O zaman insanların birbirlerinden ne kadar farklı olabildiklerini, daha da kötüsü herkesin ne kadar trajik olduğunu görmezsiniz. Sürekli bir dram halinde yaşadığınızı düşündürür size çevrenizdeki ortam. Halbuki herkes trajiktir. Bütün öznelerin hayatı bir tarafından baktığınızda düpedüz acıklıdır. Sürekli olarak yaşamımız bir çatışmanın içinde vuku bulur. Bunun içinde kuşkusuz sayısız uzlaşma da üretiriz. Ama hepsinde nihai sonuç trajik bir yaşamımız olduğu gerçeğidir. Onun için bu kitaptaki kişiler aslında trajikler. Trajik olmalarının nedeni benim bunları trajik görmem değil. Biz her seferinde toplumla barışık bir özne istiyoruz. Böyle bir özne yok ve olamaz da. Bu toplumun tanımına aykırı. Her özne, klasik tiyatrodaki kader figürü gibi işlev gören toplumsallığa umutsuzca direnerek varlık kazanır.
HY: Sanırım bu bakış açısı yasadığımız trajediyi anlamlı, katlanır kılıyor. Devam etmenin ve üretebilmenin yolu bu trajediyi kabul etmek.
UT: Tabii ki. Yokmuş gibi davranamayız. Modern toplumda, mimarların özelinde söyleyeyim, biz mimarların ne kadar trajik olduğunu görmeyerek, bu trajediyi kabul etmeyerek üretim yapılamaz. Bir toplumsal rol oynanamaz. Bu sürekli olarak kaçmak olur. Mağdur olma pozisyonunu çok seviyoruz.
HY: Kitapta belki de bu trajediden kaçmak için belge saklamama ve dolayısıyla yazmama ve temelde de aslında düşünmeme alışkanlığımızdan bahsediyorsunuz.
UT: Belgesizliği, belirli bir etkinlik alanında düşünmemek için geliştirilmiş küçük bir teknik olarak nitelendiriyorum. Her seferinde kendi durumunuz üzerine, mesleki durum üzerine, pozisyonunuz üzerine düşünmemek için bunun belgelerini itina ile yok edersiniz. Dolayısıyla konuşabileceğiniz sadece merkezdeki zaten çoktan tesis edilmiş bildik anlatılar kalır. Çünkü onların belgeye ihtiyacı yok. O merkezdeki anlatı kendisi olarak varolur. Onun üzerinde bir mutabakat vardır. Her yok ettiğiniz belge aslında bu mutabakatı yeniden üretmek için yaptığımız bir teknik düzenlemedir bence.
HY: Bu hikayeyi yeniden, istenildiği gibi kurmayı kolaylaştırıyor sanırım.
UT: Sayısız hikaye yazabilecekken sadece tek bir hikaye yazmak zorunda kalırsınız her seferinde. Ama belge, sayısız hikaye yazma olanağı verir. Çünkü her belge sonsuz sayıda söz söyleme olasılığı sunar. Belgenin somut, sabit bir içeriği yok ki. Her belgeyi çoğul okuma sansına sahibiz. Elinizde hiç belge yoksa neyi çoğul okuyacaksınız?
HY: Bu kitabın yazılmış olması bir şeylerin kırılmaya başladığını gösteriyor. Bir önceki kitabınız “Konutu ve Modernleşmeyi Metropolden Okumak”ta da benzer bir tutum içindeydiniz. O da bir ezber bozma kitabı idi. İstanbul’un ilk bakışta göze çarpan, butik mimarisiyle değil, her gün gördüğümüz, yaşadığımız, sıradan, gündelik olan yanına yoğunlaşıp, modern konut içinden metropolle hesaplaşmaktaydınız.
UT: Orada binalar için yapmaya çalıştığımı burada bu kez insanlar için yapmaya çalıştım diyeyim. Orada binalarda somutlaşan bir çoğulluk vardı. Burada insanlarda somutlaşan bir çoğulluğun anlatısını kurmaya ve eskisiyle hesaplaşmaya çalışıyorum.
HY: Kitapta lisansüstü öğrencilerinize “bir mimar üzerine biyografik bir tez yapmak isteniyorsa bu tezin mümkün olma ölçütü o kişiyi yalnızca kendi içinde yetiştiği ve çalıştığı döneminin bir çıktısı olarak yorumlayamamaktır. Kendi bulunduğu dönemin ürünlerini sunuyorsa ve diğerlerinden bir farkı yoksa bunu yazmanın da bir anlamı yoktur” dediğinizi söylüyorsunuz. Ben bunu konuşmak istiyorum. Belki buradan da yıllarca akademik çalışmaların konusu olan Mimar Sinan’a geçebiliriz.
UT: Gerçekten de sorun şu: Sadece dönemi anlatıyorsanız kişiyi anlatamazsınız. Bir mimar hakkında söyleyeceğiniz tek şey diyelim ki “I. Ulusal Mimarlık ilkeleri doğrultusunda çalışmıştır” ise bu adam hakkında hiçbir şey söylemiyorsunuz demektir. Bu o mimar için şunu söylemeye benziyor: “O bir Türk’tü”. Bu bir totolojiden başka bir şey değil. Bunu zaten biliyoruz; asıl bilmemiz gereken o öznenin ne olduğunu, döneminin toplumsal eylemler bütünü içinde nasıl bir rol oynadığı, nasıl savaştığını bilmemizdir. Yani başta da söylediğim gibi amaç, onun trajedisini görmek olmalıdır. Buradan Mimar Sinan’a gelecek olursak, şimdi Sinan’ı anlatırken Mimar Sinan’ı sürekli çağında inşa edilmiş her ürünü veren adam olarak anlamaya çalıştıktan sonra Mimar Sinan’dan niye söz ettiğimizi kendimize sormamız gerekir. Mimar Sinan değil de, 16. yüzyılın II. yarısındaki Osmanlı Mimarlığı deseydik çok mu farklı bir şey anlatacaktık?
HY: Denklem burada Osmanlı Mimarlığı eşittir Mimar Sinan oluyor.
UT: Bu denklemi kurduktan sonra bir şey söylüyor olamazsınız ki. 16. yüzyılın II. yarısı eşittir Mimar Sinan ve Mimar Sinan eşittir 16. yüzyılın II. yarısı. Böyle bir anlatı ne Mimar Sinan diye bir özne var etmeyi sağlar, ne de Osmanlı Mimarlığını anlamayı sağlar. Yani önce denklemi bozmak gerekir. Mimar Sinan diye bir özne kurmak istiyorsak bu çok zor bir iş. Bizi ikna edecek bir biçimde böyle bir öznenin var olduğunu bu kez histografik yöntemleri kullanarak yazmak zorundayız. Bunun için o adam kendi döneminin herhangi bir yansıması değil, aksine, farklı, çelişik, çatışmalı, trajik biri olmalıdır. Dolayısıyla gerçekten Sinan’ı tarihsel bir kişilik olarak yazmak istiyorsak kaçınılmaz olarak yapmamız gereken şey işte o bütünün içinde oynadığı o çelişik rolü görmektir. Başka aktörlerin eylemleri ile çelişikleşen, karşıtlaşan, direnen bir özne görmedikçe birey Sinan görülemez. Özne ancak başka aktörlerle karşılaşmaları, uyum, ama en çok da uyumsuzluk ilişkileri aracılığıyla inşa edilir.
HY: Kitapta zaten “Mimar Sinan’a bu kadar yüce bir durum atfettikçe onun altında eziliyor ve bir şey yapamaz duruma geliyoruz” diyorsunuz.
UT: Onunla asla kazanamayacağınız bir yarışın içindesiniz demektir bu. Bu yarış kazanılabilir mi? Bütün doğruları temsil eden ebedi doğru karsısında sefil trajik figüranlar durumuna düşüyoruz hep. Böyle bir şey olamaz. Sinan Türkiye’de mimarların tanrısı konumunda. Önce mimarlar bağlamında bir ateizm inşa etmek zorundayız. Mimarlar tanrılarını kaybetmeye razı olmalıdır. O zaman ancak büyüyebilir ve olgunlaşabiliriz.
HY: Kitabın son bölümünde “özne olmak için öncelikle toplumsal bir hazırlık ve kabul gerektiğini” söylüyorsunuz. Ama sadece bu yeterli değil sanırım. Bunun dışında bireye ne tür sorumluluk düşüyor.
UT: Buna cevap vermek çok zor. Bireyi birey yapan şeyi nasıl tarif ederiz? Bence bireyi birey yapan şeyi anlamak için bugüne kadar birey olanın nasıl birey olduğunu anlamaya çalışmak daha anlamlı. Burada bir gözlemci olarak davranmak zorunluluğumuz var. Ancak ondan sonra bireyin, bireyleşmenin önündeki engelleri ortadan kaldırabiliriz.
HY: Galiba şöyle bir zorluk da var. Bugünkü ortam çok medyatize olmuş, bir şeyler ön plana çıkarken bir sürü şey de bastırılıyor. Siz bireyin farklılığından bahsediyorsunuz ama ortamda farklı olmak adına farklı olmak prim yapınca bu birey olmanın yolu olamıyor.
UT: Dolayısıyla birey olmanın şu anlama gelmesi çok tehlikeli: Bireyselleşme eşittir starlaşma. Bireyselleşme kaçınılmaz olarak starlaşmayı yaratır. Ama bireyselleşme sadece starlaşma biçiminde tahayyül edilmeye başlanırsa, bu bireyleşmenin bir anlamda önünü kapatan bir durumdur. Yani bu aramızdan bazıları birey, bazıları herhangi biri anlamına gelir. Hayır bu böyle değil. Starın da bir toplumsal inşaat olduğu kabul edilmeli. Bu hakaret gibi geliyor kimi insanlara. Birisinin sanki mimari yeteneklerini inkar etmekmiş gibi. Hayır böyle değil.
HY: Kadir Topbaş yurt dışından çağrılan star mimarlar karşısındaki itirazlara ”her terzi ipek elbise dikemez” şeklinde cevap vermişti.
UT: Aslında bu tam da bu kavrayışı gösteriyor. Bir adamın ipek dikebiliyor olması konumuz bağlamında bir toplumsal mutabakattan başka bir şey değildir. Zaten “iyi” mimarlığın sadece “iyi” mimarla yapıldığı düşünülüyorsa, herkesin çok saf olması lazım.
HY: Bu kadar mimar özneden bahsettik. Peki siz kendinizi bir aktör olarak nerede konumlandırıyorsunuz. Kitapta “birey kendisini değerli bulmalı hatta tarih yazdığını fark etmeli ve bu farkındalık ile yaşamını daha değerli ve anlamlı kılmak için çaba içine girecek, davranışlarını o yönde geliştirmeye çabalayacaktır” diyorsunuz. Bunu hatırlatarak soruyorum.
UT: Şöyle söyleyeyim, bir kere umarım, böylesi bir kitapta yer alacak kadar işini bitirmiş, sözünü söylemiş, ne yapacağı belli bir hal almış değilimdir. Kendimi her an tartışmak zorundayım. Her birimiz her an kendimiz tartışırız. İnsanın kendi özneliği üzerine düşünmemesi kadar tuhaf durum olamaz. Ama şöyle söyleyeyim, pek çok kişi rahatsız olabilir ve dalga geçebilir ama, insan kendisini tarihi yazılacak kadar önemli bulmuyorsa bir şey üretemez gibi geliyor bana. Tabii ki gerçekten yaptığım işi de önemsiyorum, kendimi de. Ve bunu megolamanca olmadığına inandığım bir biçimde söylemek istiyorum. Özellikle de şu nedenle önemsiyorum, bugüne kadar söylenmiş olan sözleri yinelemediğim için, olabildiğince yinelemeyerek konuşabildiğim için kendimi önemsiyorum. Yani bir marifetim varsa gerçekten marifetim bu olmalıdır. Sadece başkalarının söylediği sözleri açımlayan adam olmak kadar rahatsız olacağım hiçbir durum olamazdı herhalde. Daha da önemlisi kitabı okuyan herkesin fark edebileceği bir şey var: Kendimi gözlemlediğim, tarihselleştirdiğim, yazdığım gerçeklerle onları değiştirme dönüştürme yönünde bir ilişki içinde tahayyül etmesem yazamazdım. Yani her seferinde sinirli ve patetik bir yazma üslubum olduğu gerçeğini beni biraz okuyan herkes fark eder. Barışık olarak yazı yazabileceğimi sanmıyorum. Biraz farklı bir gerçek gözlemlediğinizi düşünüyorsanız, bu farklı olan gerçek insanı rahatsız etmeli. Rahatsız olduğunuz için onu gözlemlersiniz zaten. Sorun, sevmediğimiz, rahatsız olduğumuz, irkildiğimiz gerçeği görmek ve ondan herkesten önce kendimin rahatsız olması. Yaptığım bu sanırım.
Not: Bu söyleşi daha önce Yeni Mimar'ın Ağustos 2007 sayısında yayınlanmıştır.
Hakkı Yırtıcı: Kitabınız ilk sayfasından itibaren mimarlık alanında alışılagelen söylemlerin dışında bir anlatısı olduğunu, yani bir ezber bozma metni olduğunu hissettiriyor.
Uğur Tanyeli: Umarım öyledir.
HY: Giriş de Asaf Halet Çelebi’nin “putları kır, devir” sözlerini içeren İbrahim şiiri ile başlıyor. Öncelikle bu konudaki düşüncenizi almak isterim.
UT: Buna çok kestirmeden bir cevap vereyim. Türkiye’de genellikle mimarlık düşüncesinin içinde hiç eksilmeyen bir saplantılar dizisi olduğunu, dolayısıyla da sürekli ezber üreten ama açılım üretmekte zorlanan bir ortamda yaşadığımızı düşünürüm. Böyle olmasından dolayı mimar öznelerden bahsetmeye başlayınca da aynı problem karşımıza çıkıyor. Kaldı ki biz mimar özneyi zihnimizde inşa etmeye başladığımız noktadan itibaren mitolojiler ürettiğimiz için bu mitolojilerden kurtulmadıkça, o ezberi bozmadıkça, alanı mitolojilerden temizleyip deyim yerindeyse seküleştirmedikçe bence temiz bir mimarlık konuşmasına başlama şansına sahip olunamayacak. Temizden kastettiğim şey rafine falan değil. Söylemeye çalıştığım bu güne kadar söylenmişleri yinelemekten daha fazlasını yapan bir ortamın oluşabilmesi.
HY: Bir hesaplaşmadan bahsediyorsunuz.
UT: Kutsallaştırılanla hesaplaşmak. Çünkü biz hep kutsallaştırmak istiyoruz. Mitolojilerden kastettiğim de bu. Neyin mitolojisi olursa olsun Türkiye’de sürekli bir kutsallaştırma çabası var gibi görünüyor.
HY: Bu sadece Türkiye’ye özgü olamaz ama.
UT: Bu dünyanın her yerinde varolan bir şeydir. Öznenin söz konusu olduğu bir yerde mitolojinin ve kutsallığın olmaması söz konusu olamaz. Ancak, bana Türkiye’deki mitolojinin tekilliği çok tehlikeli geliyor. Sayısız mitolojinin yarıştığı bir ortamda buna katlanmak daha kolay. Bu mimar özne bağlamında da böyledir; siyasal özne bağlamında da. Bir dizi siyasal önderin öneminden eminseniz, örneğin 14. Louis’nin ardına Napolyon’u, onun yanına de Gaulle’u ve bunun yanına da başka benzer özneleri yerleştirebiliyorsanız, deyim yerindeyse elinizdeki kutsal kişilikler kadrosu genişliyorsa, her birindeki kutsallık payı azalıyor. Türkiye’de olduğu gibi bu kadroyu daralttıkça, bu mitolojiden pay alan az sayıdaki insanı da abarttıkça abartıp sonunda tanrıların katına çıkartıyoruz Yani neredeyse çoktanrılı bir sistem değil, tektanrılı bir sistem kuruyoruz. Çoktanrılı sistemler daha kolay baş edilebilir sistemler; tektanrılı bir sisteminse hiçbir dönüşme, değişme şansı neredeyse yok.
HY: Kitapta aslında mimarı bir özne olarak tekrar kurmayı, şimdiye kadar saklı kalmış durumlarını açığa çıkarmayı amaçlıyorsunuz. Benim aklıma burada hemen Levi-Strauss’un “her insan bir kavşaktır ve her kavşakta bir şeyler olur. Ve biri diğerinden daha önemsiz değildir” sözü geldi. Aklıma gelen diğer bir isimse Hobsbawn. “Sıradışı İnsan” kitabında sıradan, gündelik hayatın içindeki ve biz bilmesek de tarihe katkısı olan ama hiçbir zaman da öne çıkamayan insanlardan bahseder. Bu şekliyle modern tarih yazımına, makro tarihe karşı başka bir anlatının peşindesiniz.
UT: Bence çok doğru bir saptama yapmışsınız. Öncelikle Türkiye’de sürekli olarak dönem üzerinden ve belirsiz anonim bir aktör üzerinden yazılmış olan tarihin yıkılması lazım. Türkiye tarihinin aktörü Türkiye olamaz. Biz, “Türkiye tarihinin aktörü Türkiye’dir” diyen tuhaf bir bakış açısı geliştirdik. Aidiyetsiz, sınıfsız, öznelliksiz, adsız, monolitik bir aktör... Bu Osmanlı vakanüvis tarihçiliğinden bile daha geri bir pozisyon. En azından, devletin resmi tarihini yazmakla görevli olan vakanüvis Osmanlı devlet sistemi içinde kendisinin de bir aktör olduğunu bilir ve anlattığı şeyin sadece devlet etkinliği olduğunu her seferinde tanımlardı. Asla başka bir şey anlatmadığının bilincindedir ve böyle bir iddiada da bulunmaz.. Vakanüvis “ben Osmanlı tarihini yazıyorum” dediği zaman kastettiği, devlet etkinliği ve Osmanlı devlet yönetiminin temelindeki bir grup öznenin oluşturduğu yapılanmadır. O kadar ki, ülkenin ve orada yaşayan toplumsal grupların bile tarihini yazmaya kalkışmaz. Modern Türkiye’deki çoğu tarihçi ise vakanüvisden daha az namuslu gibi gözüküyor. Erken Cumhuriyet’ten itibaren tarihçi Türkiye’nin tarihini yazdığını iddia ediyor. Sanki Türkiye’nin tarihini yazıyormuş gibi yazıyor. Ama bize aslında bir küçücük grubun, merkezi devletin yine yönetim odaklı bir anlatımını sunuyor.
HY: Sanırım son seçimlerde siyasi alanda yaşananlar da bu durumun bir sonucu.
UT: Kimilerini o konuda olup bitenleri göremez hale getiren de bu yazma ve düşünme alışkanlığı. Yani değişimi görememek. Buradaki eğilim, karşısındaki oluşumu bir kaza gibi tahayyül etme yönünde. Her seferinde Türkiye’de olup bitene aklı yatmadığı zaman onu kaza diye görmeyi sağlayan şey bu. Anlatınız böyle olunca, onlar sizin zihninizde tabii ki kazadır. Bunun gerçekten bir kaza olmadığını görmeniz için her öznenin özne olduğunu kabul etmeniz gerekecektir. Sedad Eldem ne kadar özne ise sefalet içinde ölmüş bir Burhan Arif de o kadar öznedir. Daha az önemli olduğunu düşünmek için bence elimizde pek az kuramsal enstrüman var.
HY: Kitapta tam bu noktada “neden aktörleri ve özneleri görmekte zorlanıyoruz” diye soruyorsunuz. Lacan “kadın yoktur” der. Ona göre “Kürt, Çerkez kadın”, “çalışan kadın”, “mimar kadın”, “Ayşe”, “Fatma” vardır, ama tüm bu kadınlar kümesini kapsayan, soyut bir “kadın” yoktur. Aslında burada söylediğiniz de “mimar yoktur” demek değil mi?
UT: Tam da bunu söylüyorum. Bence bu kitap için daha doğru bir saptama olamaz. “Mimar” yoktur “mimarlar” vardır. Özneler var. Adlarını koymamız gereken insanlar var. Hepsi birden mimar olarak adlandırılan, belirli ortak davranışlarda bulunan, belirli siyasal tavırlar ortaya koyan, blok halinde düşünen, sanki tarihin elinde bir araçmış gibi tarihin buyurduğu biçimde mekanı düzenleyen, yukardan birisi tarafından, bir yüce güç tarafından yönlendirilen bir muhayyel grup bence yok. Kitapta bunu anlatmaya çalışıyorum.
HY: Aktörleri görememek aynı zamanda sorumluluğu hep başkalarına, soyut bir özneye yükleme alışkanlığı geliştiriyor.
UT: Evet şunu söylemeye çalışıyorum. Aktör özneleri görmemek bir kere rastlantısal olarak karsımıza çıkıvermiş bir eksikliğimiz falan değil. Görmek istemediğimiz için görmüyoruz. Bu tarihi ve toplumsal değişimi, öznelerin oluşturduğu bir karmaşık, hatta “sarsak” bütün olarak algılamak istemeyişimizden kaynaklanıyor. O zaman insanların birbirlerinden ne kadar farklı olabildiklerini, daha da kötüsü herkesin ne kadar trajik olduğunu görmezsiniz. Sürekli bir dram halinde yaşadığınızı düşündürür size çevrenizdeki ortam. Halbuki herkes trajiktir. Bütün öznelerin hayatı bir tarafından baktığınızda düpedüz acıklıdır. Sürekli olarak yaşamımız bir çatışmanın içinde vuku bulur. Bunun içinde kuşkusuz sayısız uzlaşma da üretiriz. Ama hepsinde nihai sonuç trajik bir yaşamımız olduğu gerçeğidir. Onun için bu kitaptaki kişiler aslında trajikler. Trajik olmalarının nedeni benim bunları trajik görmem değil. Biz her seferinde toplumla barışık bir özne istiyoruz. Böyle bir özne yok ve olamaz da. Bu toplumun tanımına aykırı. Her özne, klasik tiyatrodaki kader figürü gibi işlev gören toplumsallığa umutsuzca direnerek varlık kazanır.
HY: Sanırım bu bakış açısı yasadığımız trajediyi anlamlı, katlanır kılıyor. Devam etmenin ve üretebilmenin yolu bu trajediyi kabul etmek.
UT: Tabii ki. Yokmuş gibi davranamayız. Modern toplumda, mimarların özelinde söyleyeyim, biz mimarların ne kadar trajik olduğunu görmeyerek, bu trajediyi kabul etmeyerek üretim yapılamaz. Bir toplumsal rol oynanamaz. Bu sürekli olarak kaçmak olur. Mağdur olma pozisyonunu çok seviyoruz.
HY: Kitapta belki de bu trajediden kaçmak için belge saklamama ve dolayısıyla yazmama ve temelde de aslında düşünmeme alışkanlığımızdan bahsediyorsunuz.
UT: Belgesizliği, belirli bir etkinlik alanında düşünmemek için geliştirilmiş küçük bir teknik olarak nitelendiriyorum. Her seferinde kendi durumunuz üzerine, mesleki durum üzerine, pozisyonunuz üzerine düşünmemek için bunun belgelerini itina ile yok edersiniz. Dolayısıyla konuşabileceğiniz sadece merkezdeki zaten çoktan tesis edilmiş bildik anlatılar kalır. Çünkü onların belgeye ihtiyacı yok. O merkezdeki anlatı kendisi olarak varolur. Onun üzerinde bir mutabakat vardır. Her yok ettiğiniz belge aslında bu mutabakatı yeniden üretmek için yaptığımız bir teknik düzenlemedir bence.
HY: Bu hikayeyi yeniden, istenildiği gibi kurmayı kolaylaştırıyor sanırım.
UT: Sayısız hikaye yazabilecekken sadece tek bir hikaye yazmak zorunda kalırsınız her seferinde. Ama belge, sayısız hikaye yazma olanağı verir. Çünkü her belge sonsuz sayıda söz söyleme olasılığı sunar. Belgenin somut, sabit bir içeriği yok ki. Her belgeyi çoğul okuma sansına sahibiz. Elinizde hiç belge yoksa neyi çoğul okuyacaksınız?
HY: Bu kitabın yazılmış olması bir şeylerin kırılmaya başladığını gösteriyor. Bir önceki kitabınız “Konutu ve Modernleşmeyi Metropolden Okumak”ta da benzer bir tutum içindeydiniz. O da bir ezber bozma kitabı idi. İstanbul’un ilk bakışta göze çarpan, butik mimarisiyle değil, her gün gördüğümüz, yaşadığımız, sıradan, gündelik olan yanına yoğunlaşıp, modern konut içinden metropolle hesaplaşmaktaydınız.
UT: Orada binalar için yapmaya çalıştığımı burada bu kez insanlar için yapmaya çalıştım diyeyim. Orada binalarda somutlaşan bir çoğulluk vardı. Burada insanlarda somutlaşan bir çoğulluğun anlatısını kurmaya ve eskisiyle hesaplaşmaya çalışıyorum.
HY: Kitapta lisansüstü öğrencilerinize “bir mimar üzerine biyografik bir tez yapmak isteniyorsa bu tezin mümkün olma ölçütü o kişiyi yalnızca kendi içinde yetiştiği ve çalıştığı döneminin bir çıktısı olarak yorumlayamamaktır. Kendi bulunduğu dönemin ürünlerini sunuyorsa ve diğerlerinden bir farkı yoksa bunu yazmanın da bir anlamı yoktur” dediğinizi söylüyorsunuz. Ben bunu konuşmak istiyorum. Belki buradan da yıllarca akademik çalışmaların konusu olan Mimar Sinan’a geçebiliriz.
UT: Gerçekten de sorun şu: Sadece dönemi anlatıyorsanız kişiyi anlatamazsınız. Bir mimar hakkında söyleyeceğiniz tek şey diyelim ki “I. Ulusal Mimarlık ilkeleri doğrultusunda çalışmıştır” ise bu adam hakkında hiçbir şey söylemiyorsunuz demektir. Bu o mimar için şunu söylemeye benziyor: “O bir Türk’tü”. Bu bir totolojiden başka bir şey değil. Bunu zaten biliyoruz; asıl bilmemiz gereken o öznenin ne olduğunu, döneminin toplumsal eylemler bütünü içinde nasıl bir rol oynadığı, nasıl savaştığını bilmemizdir. Yani başta da söylediğim gibi amaç, onun trajedisini görmek olmalıdır. Buradan Mimar Sinan’a gelecek olursak, şimdi Sinan’ı anlatırken Mimar Sinan’ı sürekli çağında inşa edilmiş her ürünü veren adam olarak anlamaya çalıştıktan sonra Mimar Sinan’dan niye söz ettiğimizi kendimize sormamız gerekir. Mimar Sinan değil de, 16. yüzyılın II. yarısındaki Osmanlı Mimarlığı deseydik çok mu farklı bir şey anlatacaktık?
HY: Denklem burada Osmanlı Mimarlığı eşittir Mimar Sinan oluyor.
UT: Bu denklemi kurduktan sonra bir şey söylüyor olamazsınız ki. 16. yüzyılın II. yarısı eşittir Mimar Sinan ve Mimar Sinan eşittir 16. yüzyılın II. yarısı. Böyle bir anlatı ne Mimar Sinan diye bir özne var etmeyi sağlar, ne de Osmanlı Mimarlığını anlamayı sağlar. Yani önce denklemi bozmak gerekir. Mimar Sinan diye bir özne kurmak istiyorsak bu çok zor bir iş. Bizi ikna edecek bir biçimde böyle bir öznenin var olduğunu bu kez histografik yöntemleri kullanarak yazmak zorundayız. Bunun için o adam kendi döneminin herhangi bir yansıması değil, aksine, farklı, çelişik, çatışmalı, trajik biri olmalıdır. Dolayısıyla gerçekten Sinan’ı tarihsel bir kişilik olarak yazmak istiyorsak kaçınılmaz olarak yapmamız gereken şey işte o bütünün içinde oynadığı o çelişik rolü görmektir. Başka aktörlerin eylemleri ile çelişikleşen, karşıtlaşan, direnen bir özne görmedikçe birey Sinan görülemez. Özne ancak başka aktörlerle karşılaşmaları, uyum, ama en çok da uyumsuzluk ilişkileri aracılığıyla inşa edilir.
HY: Kitapta zaten “Mimar Sinan’a bu kadar yüce bir durum atfettikçe onun altında eziliyor ve bir şey yapamaz duruma geliyoruz” diyorsunuz.
UT: Onunla asla kazanamayacağınız bir yarışın içindesiniz demektir bu. Bu yarış kazanılabilir mi? Bütün doğruları temsil eden ebedi doğru karsısında sefil trajik figüranlar durumuna düşüyoruz hep. Böyle bir şey olamaz. Sinan Türkiye’de mimarların tanrısı konumunda. Önce mimarlar bağlamında bir ateizm inşa etmek zorundayız. Mimarlar tanrılarını kaybetmeye razı olmalıdır. O zaman ancak büyüyebilir ve olgunlaşabiliriz.
HY: Kitabın son bölümünde “özne olmak için öncelikle toplumsal bir hazırlık ve kabul gerektiğini” söylüyorsunuz. Ama sadece bu yeterli değil sanırım. Bunun dışında bireye ne tür sorumluluk düşüyor.
UT: Buna cevap vermek çok zor. Bireyi birey yapan şeyi nasıl tarif ederiz? Bence bireyi birey yapan şeyi anlamak için bugüne kadar birey olanın nasıl birey olduğunu anlamaya çalışmak daha anlamlı. Burada bir gözlemci olarak davranmak zorunluluğumuz var. Ancak ondan sonra bireyin, bireyleşmenin önündeki engelleri ortadan kaldırabiliriz.
HY: Galiba şöyle bir zorluk da var. Bugünkü ortam çok medyatize olmuş, bir şeyler ön plana çıkarken bir sürü şey de bastırılıyor. Siz bireyin farklılığından bahsediyorsunuz ama ortamda farklı olmak adına farklı olmak prim yapınca bu birey olmanın yolu olamıyor.
UT: Dolayısıyla birey olmanın şu anlama gelmesi çok tehlikeli: Bireyselleşme eşittir starlaşma. Bireyselleşme kaçınılmaz olarak starlaşmayı yaratır. Ama bireyselleşme sadece starlaşma biçiminde tahayyül edilmeye başlanırsa, bu bireyleşmenin bir anlamda önünü kapatan bir durumdur. Yani bu aramızdan bazıları birey, bazıları herhangi biri anlamına gelir. Hayır bu böyle değil. Starın da bir toplumsal inşaat olduğu kabul edilmeli. Bu hakaret gibi geliyor kimi insanlara. Birisinin sanki mimari yeteneklerini inkar etmekmiş gibi. Hayır böyle değil.
HY: Kadir Topbaş yurt dışından çağrılan star mimarlar karşısındaki itirazlara ”her terzi ipek elbise dikemez” şeklinde cevap vermişti.
UT: Aslında bu tam da bu kavrayışı gösteriyor. Bir adamın ipek dikebiliyor olması konumuz bağlamında bir toplumsal mutabakattan başka bir şey değildir. Zaten “iyi” mimarlığın sadece “iyi” mimarla yapıldığı düşünülüyorsa, herkesin çok saf olması lazım.
HY: Bu kadar mimar özneden bahsettik. Peki siz kendinizi bir aktör olarak nerede konumlandırıyorsunuz. Kitapta “birey kendisini değerli bulmalı hatta tarih yazdığını fark etmeli ve bu farkındalık ile yaşamını daha değerli ve anlamlı kılmak için çaba içine girecek, davranışlarını o yönde geliştirmeye çabalayacaktır” diyorsunuz. Bunu hatırlatarak soruyorum.
UT: Şöyle söyleyeyim, bir kere umarım, böylesi bir kitapta yer alacak kadar işini bitirmiş, sözünü söylemiş, ne yapacağı belli bir hal almış değilimdir. Kendimi her an tartışmak zorundayım. Her birimiz her an kendimiz tartışırız. İnsanın kendi özneliği üzerine düşünmemesi kadar tuhaf durum olamaz. Ama şöyle söyleyeyim, pek çok kişi rahatsız olabilir ve dalga geçebilir ama, insan kendisini tarihi yazılacak kadar önemli bulmuyorsa bir şey üretemez gibi geliyor bana. Tabii ki gerçekten yaptığım işi de önemsiyorum, kendimi de. Ve bunu megolamanca olmadığına inandığım bir biçimde söylemek istiyorum. Özellikle de şu nedenle önemsiyorum, bugüne kadar söylenmiş olan sözleri yinelemediğim için, olabildiğince yinelemeyerek konuşabildiğim için kendimi önemsiyorum. Yani bir marifetim varsa gerçekten marifetim bu olmalıdır. Sadece başkalarının söylediği sözleri açımlayan adam olmak kadar rahatsız olacağım hiçbir durum olamazdı herhalde. Daha da önemlisi kitabı okuyan herkesin fark edebileceği bir şey var: Kendimi gözlemlediğim, tarihselleştirdiğim, yazdığım gerçeklerle onları değiştirme dönüştürme yönünde bir ilişki içinde tahayyül etmesem yazamazdım. Yani her seferinde sinirli ve patetik bir yazma üslubum olduğu gerçeğini beni biraz okuyan herkes fark eder. Barışık olarak yazı yazabileceğimi sanmıyorum. Biraz farklı bir gerçek gözlemlediğinizi düşünüyorsanız, bu farklı olan gerçek insanı rahatsız etmeli. Rahatsız olduğunuz için onu gözlemlersiniz zaten. Sorun, sevmediğimiz, rahatsız olduğumuz, irkildiğimiz gerçeği görmek ve ondan herkesten önce kendimin rahatsız olması. Yaptığım bu sanırım.
Not: Bu söyleşi daha önce Yeni Mimar'ın Ağustos 2007 sayısında yayınlanmıştır.




