Situationist International Perspektifinden Fiziksel Mekanın Simge Gücü

Özlem Yılmaz

Situationist International (1957–1982) bireyin, yaşamı özgür ve dolaysızca yaşamak yerine kendisi için hazırlanmış bir sahnenin ortasında, bir gösterinin seyircisine dönüşerek yaşamak zorunda bırakılmasına muhalifen, hayal gücünü iktidara getirmeyi teklif eder. Sadece sözlü bir teklif ile kalmaz kent mekanının, iktidarın onayı ve istekleri doğrultusunda yapay olarak koşullanmamış ve kentli tarafından arzulandığı üzere sınırsız deneyim çeşitliliği yaratabileceğine inandığı “proje tarifleri” ortaya çıkarır. Bu tasarımların günümüzün tasarımlarının peşinde koştuğu amaçlara yol gösterici nitelikte olması oldukça dikkat çekicidir. Bu yazıda bu tarifler üzerinden günümüz tasarımlarına ilişkin birkaç sorunun yanıtı aranacaktır.

İlk soru mimar öznenin fiziksel mekana ilişkin pratik eylemlerinin, mekanın temsil ettiği simgeler üzerinde hakimiyet kurup kuramayacağıdır. İkinci soru ise tasarlanmış fiziksel mekanın sistem karşıtı sosyal hareketin eylemine zemin olmak, kucak açmak, oluşmamış olanın oluşmasında ya da bu başkaldırının sürdürülebilirliğinde ne kadar etkili olacağıdır.

Situationist International kent mekanını iktidar ilişkilerinin şekillendirdiği tüketilebilir bir bütün olarak görmektedir. Esas olarak modern yaşamın 20. yy başı öncü mimarlarının kenti dört temel işleve indirgeyen (yaşama, çalışma, trafik, rekreasyon) tasarım yaklaşımına devrimci bir muhalif saf kurar. Kentli bireyi, iktidarın olmaya zorladığı edilgen izleyici konumundan çıkarıp; gerçekten yasayan, gündelik hayatının geçtiği çevre üzerinde hakimiyet kurabilmiş ve bu hakimiyet alanının genişlemesine öncelik tanımış biri olmaya davet eder. Hayatı elinden alınan ve gündelik hayatına yapılan müdahalelerle parçalara bölünen bireyin, gündelik hayatını hissetme hakkının geri verilerek yeniden bütünlenmesini amaç edinir.

Bireyin tinsel yaşamına ilişkin bu tasavvurların kent mekanıyla nasıl örtüştürüldüğünü anlamak için Situationist International’in kent mekanı üzerinden kurduğu kavramları anlamak gerekecek. Öncelikli olarak “saptırma/detournement”yı ele alalım. Kent mekanının kentli tarafından ezberlenmiş, bağlamından kopartılıp yeni bir anlam yüklenmesi anlamına gelir. Önerilen metot ise “sürüklenme/derive”. Bu bir eylem aslında. Seyretmeyi merkez alan bir etkinlikten çok kent mekanının deneyimlenerek birey üzerinde duygulanım yaratmasını amaçlayan, kentin günlük yaşantısının tesadüflerine kendini bırakmış bireyin katılımcı konumuna geçmesine dayalı bir etkinlik. Burada özgürce ve kontrolsüzce (ama asla amaçsızca değil), bir yere ulaşmaya çalışmadan, size yasadığınızı hissettirecek duygulanımları hissedene kadar kent mekanında dolaşmak kastedilmektedir. Kent, bu noktada edilgen konumdan etken konuma transfer olan bireyin duygulanımları ile tarif edilmeye başlanır. Ara sokaklar, kaybolmak, sokağı uzunca yürümek, düğüm noktalarına bağlanmak, her sokakta değişen etki, o etkinin bireyin iliklerine dek yasadığını hissettirecek tezahürü, tesadüfler, oyunlar ve bireyin bu eylemlerle birlikte sorumluluğunu üzerine almaya hazırlandığı kaderi üzerindeki kontrolüdür söz konusu olan. Buradaki önemli nokta ise bugün kentlerde yasayan aşağı yukarı herkesin yaptığını söyleyebileceği bu eylemin arada sırada yapılan aylaklık türünden bir etkinlik değil, bizzat yasama meşguliyetinin kendisi olmasıdır. Tam bu noktada tarif edilenin kenti kullanan değil, onunla bütünleşmiş bir “kentli tipi yaratmak” olduğu söylenebilir. Bu tarife göre kent, kentlinin zihinsel ve fiziksel olarak arada sırada bulunduğu bir yer ve iktidarın oyun alanı değil, kentlinin bir parçasıdır.

SI’in kentte iktidara karşı direnişi örgütleyen ve bireyi yaşayan bir ölüden, iliklerine dek yasayan birine dönüştürecek kent tipinin oluşumuna ilişkin ilk projeksiyonu ise “bütüncül şehircilik” teorisi. Bütüncül şehirci iktidarın oyuncağı olan şehirci özneye karşılık, kamusal alanlar yaratan, oyun, icat, yaratıcılık için serbest sahneler kuran kişidir. Buna örnek fiziksel mekan tariflerinden biri olan “Yellow Sector” projesi, yerle ilişkisi kesilmiş ve yeri trafiğe bırakan yaşam üsleri (sectorler), karmaşık ve duygulanımı kışkırtacak labirentler, odalar, birbirine bağlanan ve üzerlerinde oyun oynanan spiral merdivenler, ses yansıması odası, imgelem odası, erotik oyunlar odası, rastlantılar odası gibi bir programa sahiptir ama bir yere sabitlenmemiş bir projedir.



Yellow Sector

Sosyal Hareket ve Simgesellik Bağlamında Tasarlanmış Fiziksel Mekanın Kifayetsizliği

Günümüzün mimarlık ortamında SI’ın kurduğu projeler dünyasının izlerini sürmek mümkündür. Örneğin uluslararası bir mimarlık grubu olan West 8 tarafından yapılmış Schouwburgplein (1991, Rotterdam, Hollanda) projesi SI’ın fiziksel kent mekanının tasarlanmasına ilişkin hassasiyetleri şaşırtıcı bir şekilde taşımaktadır. Bir butona basarak seklini değiştirebileceğiniz vinçler, serbest rekreasyon alanları, farklı imgelemler yaratan mekansal perspektifler, aylakça dolaşılabilecek boşluklar, performansı kışkırtıcı “gösteri/spectacle” alanları, Interaktif eğlence oyuncakları gibi kentliye oyun fırsatı tanıyan bir tasarımdır Schouwburgplein.



Schouwburgplein (1991); West 8

Bu noktada soru şudur ki SI‘ın yaklaşık 30 yıl önce hayal ettiği mekan kurgusuna çok benzer bu tasarım SI’ın kastettiği sosyal farkındalığı tetikleyici etki yaratabilir mi gerçekten? SI’ın fiziksel mekan perspektifinden baktığımızda bu mekanı tasarlayan mimar öznenin kullanıcıya kamusal alanda hakimiyet alanı sunduğu söylenebilir. Ama yine iyi biliyoruz ki bu mekan herhangi bir muhalif sosyal hareket üretmeye/direnişe ya da muhalif bir sosyal hareketin sürdürülebilirliğine katkı koyabilmeye muktedir değildir. Bu alana işlerlik kazandıran, ruhu ele geçirilmiş modern insanin, çalışmaktan yorulduğunda ve boş bir zaman aralığı bulduğunda bu alanda dinlenmesidir. Komplo derecesini daha da artıran bir teoriyle, tasarlanmış fiziksel mekanın amacı, ruhu ele geçirilmiş yorgun insanın bütünlenmesine ve yaşadığını hissetmesine zemin hazırlamak değil, tam aksine, gittikçe artan gerginliğinin bir kısmını deşarj ederek, iktidarın kendisinden beklediği şeyleri yapmaya devam edecek gücü kendisinde bulmasına yardımcı olmak da olabilir. Bu, bireye kamusal alanda fiziksel hakimiyet alanı sağlarken, sosyal olarak ise tam aksine bireyin direniş olasılığını sönümlendirmeyi, elinden almayı amaç edinen bir tasarım olarak da okunabilir pekala...



Schouwburgplein (1991); West 8

Tersi bir örnekle de toplumsal direniş, fiziksel mekan ilişkisini ele almak mümkündür. 1930´lardan beri gerçek anlamda kurgulanmayan Taksim Meydanı, Schouwburgplein örneğinde gözlemlediğimiz fiziksel olanakların hiçbirine sahip değildir. Bireyin Schouwburgplein örneğindeki gibi mekanı şekillendirmesi özgürlüğü bir yana, herhangi bir oyunun oynanabilmesi ya da bir “gösteri/spectacle”’nin gerçekleşebilmesi için iktidarla yapılacak uzun pazarlıklara ihtiyaç vardır. Ancak tüm fiziksel etkinlik alanlarının yoksunluğuna rağmen Taksim Meydanı tam anlamıyla sosyal direnişin fiziksel mekan karşılığıdır. Çünkü söz konusu önemi taşıyan fiziksel mekan değil, bir direniş alanı olarak simgesel mekandır. Taksim meydanının coğrafi konumu ve fiziksel olanaksızlıkları onun simgesel anlamları karsısında en son sıralarda önem derecesi edinebilirler. En önemlisi direniş, Taksim meydanı olmadan da vardır, ama Taksim meydanında vuku bulan direniş, mekansal simgenin anlamından beslenerek güç kazanır.



Taksim Meydanı

Bu noktada SI’In fiziksel mekana ilişkin tanımlarından tam olarak ne kastettiğini bu kanaldan tekrar okumak gerekiyor. İlk bölümde SI’ın bireyin tinsel yaşamına ilişkin tasavvurlarını kent mekanıyla nasıl örtüştürdüğünü anlamak için bazı kavramlar açıklanmaya çalışılmıştı. Bu noktada sürüklenen (derive) bireyin yapmaya çalıştığı esasen fiziksel mekanı keşfetmek değil, iktidarın hakimiyet alanındaki kent mekanını işgal etmektir. Burada işgal edilen fiziksel kent mekanı değil, iktidarın dayatmasıdır. Yani simgelerdir. Yine sürüklenen sıradan birey kent mekanını işgal ederek iktidarın dayattığı imgelemi saptırır (detournement) . Böylece bizzat bireyin zihninde kent mekanı üzerinden kurulmuş imgelem iktidarı birey tarafından ele geçirilir ve saptırılır. Debord’un hazırladığı Psikocoğrafya haritaları/psychographique ise tam da bu iktidar dayatması imgelemin ta kendisidir ki Guy Debord, iktidarı ele geçirmeden önce kendini ele geçirmeyi başarması gereken bireye bu kanalla yol göstermektedir. Debord, var olan simgeyi yeni ve tümüyle bireye özgü bir simgeyle yer değiştirmenin bireyi özgür kılacağını kast etmiştir.



Guy Debord, Guide psychogeographique de Paris,1957

Açıkça bu yazıda tasarlanmış fiziksel mekanın, simgesel gerçeklik üzerindeki kifayetsizliği ortaya çıkarılmaya çalışıldı. Anlaşılıyor ki tasarımla üretilmiş fiziksel mekan, simgeyle ilişkilendirildiğinde ondan muktedir olmadığı bir gücü taşıması beklenmektedir. SI’ın tasarımları bu yüzden hiçbir zaman gerçekleşmediler ve tam da bu yüzden hiç inşa edilmediler. İnşa edilseydi bile fiziksel mekanın olması beklenen şey olamayacağı son derece açıktı. Ancak bu tasarımlar bugünün ‘değerleri şekil değiştirmiş’ ortamında anlamlarını yitirerek de olsa yeniden ortaya çıktılar; bir anlamda var olmaya devam ettiler. Aslında kastedilmeyen bir var olma biçimiydi bu. SI’ın kastettiği şey ise esasen ‘yer’den bağımsızdı. Direniş için bir ‘yer’e ihtiyaç yoktu, herhangi bir zihinde ya da fiziksel olmayan bir mekanda da (sanal mekanda) gerçekleşebilirdi. Fiziksel mekanda direniş yalnızca bedensel bir gösteriş içermekteydi çünkü en temelde asıl olan mekanın fiziki özellikleri değil simgelerdi. Hatta bu perspektifte en önemli şey esasen mekan değil, direnişin ta kendisiydi...