Gündem
Yıkılması Gereken Emek mi Yoksa Zihniyet mi?

Türkiye'de mimarlığın çekilmek istendiği bir nokta var. Meslek olarak saygınlığını üretmekten alan ve rolü salt tasarımcılık olan Batı Dünyası'nın mimarınındn farklı olarak aydına hatta uzlaşması olmayan, dediğim dedikçi, bir aydına dönüşüyor. Mekan tasarımı ile ilgilenmenin sanki kendiliğinden bir muhalif kimlik getirmesi şartmış gibi, biraz da meslek kurumlarının ara gazıyla mimarlarımız çoğu zaman kendilerini aslında çok da idrak etmedikleri protestoların ve gösterilerin içinde buluyorlar.
Şimdi Emek Sineması'nın yıkılması gündemde ya, pek çok aktivist ve gönüllü muhalif bunu protesto ediyor. Protesto demokratik hak, bunda herkes hemfikir fakat uzlaşmak, ön görmek, ikna etmek de demokratik haklar kapsamına giriyor. Bugün kent hakkında iki kelam edip, yakın zamanlarda yıkılması olası yapılar arasında Emek Sineması'nı saymayan birisi olduğuna inanmak istemiyorum. Kentsel dönüşümün zaten temel hedefidir, bakımsız, tek işlevli ve ruhunu kaybetmeme uğruna çöküntüye meyil veren mekanlar. Emek sineması yaşattığı bütün nostaljiye rağmen tam bu klasmana girmektedir. O yüzden ne yıkılması, ne de protestolar beni şaşırtır...
Yıllar önce merhum Cansever, Taksim'e yapılması tartışma konusu olan cami için şunu söylemişti: "Herkes yapılıp yapılmamasını tartışıyor, hiç kimse de durup acaba buraya nasıl bir cami yapılmalı diye düşünmüyor" demişti. İşte mimarın yaratacağı yegane entellektüel bakış budur benim nazarımda. Meseleyi kendi meslek alanına çekebildiği sürece mimarın düşünceleri toplum için entellektüel değer kazanır. Burada da soru aslında tersten sorulmalıdır: "Herkesin Emek Sineması'nı tartıştığı bu günlerde, niye kimse de çıkıp İstiklal caddesi gibi bir yere kapalı bir AVM yapmanın doğruluğunu tartışmıyor?" Emek sineması kurtulsa bile, bu AVM yine yapılacaktır, peki İstanbul'un AVM-siz tek bölgesi olarak İstiklal Caddesi'nin gerçekten de kendi içinde yaşam kurgulayan kapalı ve güvenlikli bir AVM'ye mi ihtiyacı vardır yoksa cephelerinden ve sokak kesitlerinden başlanacak komple bir doku yenilemesine mi?
Aslında sorunun cevabı kolay da, gerdek gecesi namus bekçiliği yapmak daha da kolay. Zaten bu kolaycılık yüzünden, olan İstanbul'a olmakta.
Hayat Bilgisi
Acaba Yeterince Modern Olamadık mı?


Mimarlık medyasının en sevdiği konulardan biri de modern mimarlık ürünlerinin bugünkü durumlarıdır. Zamanlarının birer başyapıtı olan, her biri manifesto kabul edilen bu ürünlerin şimdiki kepaze durumları içten içe, gizli bir zevk ve öç alma duygusuyla gösterilir, ifşa edilir. Le Corbusier’in Villa Savoy’u tamamlandıktan sonra hiç kullanılmamıştır ve bugün de bir konut-müze olarak sadece ziyaret edilen; dokunulmaz, kullanılmaz bir yapıdır. Mies’ın Farnworth Evi’de geçenlerde yine benzer bir haberle gündeme geldi; evin su basmış ve terk edilmiş hali gösterildi.
Peki bu gizli “zevk” ve “öç alma” duygusunun arkasında yatan duygu nedir? Acaba bu büyük ustaların önerdiği kadar modern olamadık ve bu suçluluk duygusuyla intikam mı alıyoruz? Ya da mimarlar olarak asla onlar gibi öncü ve radikal olamayacağımızı bilerek, kıskançlık mı duyuyoruz? Ya da “bak ünlü bilmem kimin bile eseri şimdi bu halde” diyerek aslında piyasadaki figüran pozisyonlarımızı temize çıkarmaya ve içimizi rahatlatmaya mı çalışıyoruz?
Sanırım bunun tek cevabı yok. Yukarıdaki ve buna eklenebilecek başka soruların hepsinden biraz var. Ne yapmalı peki? Takkeyi önümüze koyup kendi pozisyonumuzu tekrar mı düşünmeli yoksa işleri hiç karıştırmayıp bu gizli “orgy” haline devam mı etmeli?
Alıntı
Marshall Berman
Katı olan her şey –sırtımızdaki giysilerden onları dokuyan tezgah ve makinelere, makinelerin başında çalışan insanlara, işçilerin yaşadığı ev ve mahallelere, işçileri sömüren şirketlere, kasabalara, şehirlere, koca koca bölgelere ve onları içine alan uluslara kadar- bütün bunlar ertesi gün yıktırılmak, dağıtılmak, parçalanmak ve yerle bir edilmek üzere yapılmaktadır. Böylelikle her şey yeniden inşa edilebilmekte, yerine yenisi konabilmekte ve bütün bu süreç sonsuza değin, tekrar ve tekrar, çok daha karlı bir şekilde devam edebilmektedir. Burjuva bina ve kamusal yapıları hızla değerden düşüp sermayeye çevrilebilmek, eskimek üzere planlanmaktadır. Bu mekanlar toplumsal işlev bakımından Mısır piramitleri, Roma su kemerleri, Gotik katedrallerden çok, çadır ve kampinglere benzemektedirler.
Saptamalar
Ön yargılı, taraflı, modernist sayfa. Ayda bir yayınlanır.
Bu sayının ekibi: Pelin Çetken (Le Corbusier), Volkan Taşkın (Gündem), Hakkı Yırtıcı (Hayat Bilgisi)
Saptamalar mimarlık ve tasarım dünyasına kendine özgü dili ve bakışı ile eleştiren, klişelere karşı duran, absürtlükleri gösteren, kısacası her şeye tersten bakan bir köşedir. Bu konularda beraber düşünmek ve üretmek istiyoruz. Her tür çarpıtma, sallama, sanrıma, saplama, saptama, sarsma serbest. Saptamalar’ın bölümlerine katkıda bulunabilir, yeni bölümler önerebilirsiniz.
Yayınlanmasını istediğiniz doküman ve çalışmalarınızı en geç her ayın 25’ine kadar saptamalar@mekanar.com adresine yollayabilirsiniz.
Yıkılması Gereken Emek mi Yoksa Zihniyet mi?

Türkiye'de mimarlığın çekilmek istendiği bir nokta var. Meslek olarak saygınlığını üretmekten alan ve rolü salt tasarımcılık olan Batı Dünyası'nın mimarınındn farklı olarak aydına hatta uzlaşması olmayan, dediğim dedikçi, bir aydına dönüşüyor. Mekan tasarımı ile ilgilenmenin sanki kendiliğinden bir muhalif kimlik getirmesi şartmış gibi, biraz da meslek kurumlarının ara gazıyla mimarlarımız çoğu zaman kendilerini aslında çok da idrak etmedikleri protestoların ve gösterilerin içinde buluyorlar.
Şimdi Emek Sineması'nın yıkılması gündemde ya, pek çok aktivist ve gönüllü muhalif bunu protesto ediyor. Protesto demokratik hak, bunda herkes hemfikir fakat uzlaşmak, ön görmek, ikna etmek de demokratik haklar kapsamına giriyor. Bugün kent hakkında iki kelam edip, yakın zamanlarda yıkılması olası yapılar arasında Emek Sineması'nı saymayan birisi olduğuna inanmak istemiyorum. Kentsel dönüşümün zaten temel hedefidir, bakımsız, tek işlevli ve ruhunu kaybetmeme uğruna çöküntüye meyil veren mekanlar. Emek sineması yaşattığı bütün nostaljiye rağmen tam bu klasmana girmektedir. O yüzden ne yıkılması, ne de protestolar beni şaşırtır...
Yıllar önce merhum Cansever, Taksim'e yapılması tartışma konusu olan cami için şunu söylemişti: "Herkes yapılıp yapılmamasını tartışıyor, hiç kimse de durup acaba buraya nasıl bir cami yapılmalı diye düşünmüyor" demişti. İşte mimarın yaratacağı yegane entellektüel bakış budur benim nazarımda. Meseleyi kendi meslek alanına çekebildiği sürece mimarın düşünceleri toplum için entellektüel değer kazanır. Burada da soru aslında tersten sorulmalıdır: "Herkesin Emek Sineması'nı tartıştığı bu günlerde, niye kimse de çıkıp İstiklal caddesi gibi bir yere kapalı bir AVM yapmanın doğruluğunu tartışmıyor?" Emek sineması kurtulsa bile, bu AVM yine yapılacaktır, peki İstanbul'un AVM-siz tek bölgesi olarak İstiklal Caddesi'nin gerçekten de kendi içinde yaşam kurgulayan kapalı ve güvenlikli bir AVM'ye mi ihtiyacı vardır yoksa cephelerinden ve sokak kesitlerinden başlanacak komple bir doku yenilemesine mi?
Aslında sorunun cevabı kolay da, gerdek gecesi namus bekçiliği yapmak daha da kolay. Zaten bu kolaycılık yüzünden, olan İstanbul'a olmakta.
Hayat Bilgisi
Acaba Yeterince Modern Olamadık mı?


Mimarlık medyasının en sevdiği konulardan biri de modern mimarlık ürünlerinin bugünkü durumlarıdır. Zamanlarının birer başyapıtı olan, her biri manifesto kabul edilen bu ürünlerin şimdiki kepaze durumları içten içe, gizli bir zevk ve öç alma duygusuyla gösterilir, ifşa edilir. Le Corbusier’in Villa Savoy’u tamamlandıktan sonra hiç kullanılmamıştır ve bugün de bir konut-müze olarak sadece ziyaret edilen; dokunulmaz, kullanılmaz bir yapıdır. Mies’ın Farnworth Evi’de geçenlerde yine benzer bir haberle gündeme geldi; evin su basmış ve terk edilmiş hali gösterildi.
Peki bu gizli “zevk” ve “öç alma” duygusunun arkasında yatan duygu nedir? Acaba bu büyük ustaların önerdiği kadar modern olamadık ve bu suçluluk duygusuyla intikam mı alıyoruz? Ya da mimarlar olarak asla onlar gibi öncü ve radikal olamayacağımızı bilerek, kıskançlık mı duyuyoruz? Ya da “bak ünlü bilmem kimin bile eseri şimdi bu halde” diyerek aslında piyasadaki figüran pozisyonlarımızı temize çıkarmaya ve içimizi rahatlatmaya mı çalışıyoruz?
Sanırım bunun tek cevabı yok. Yukarıdaki ve buna eklenebilecek başka soruların hepsinden biraz var. Ne yapmalı peki? Takkeyi önümüze koyup kendi pozisyonumuzu tekrar mı düşünmeli yoksa işleri hiç karıştırmayıp bu gizli “orgy” haline devam mı etmeli?
Alıntı
Marshall Berman
Katı olan her şey –sırtımızdaki giysilerden onları dokuyan tezgah ve makinelere, makinelerin başında çalışan insanlara, işçilerin yaşadığı ev ve mahallelere, işçileri sömüren şirketlere, kasabalara, şehirlere, koca koca bölgelere ve onları içine alan uluslara kadar- bütün bunlar ertesi gün yıktırılmak, dağıtılmak, parçalanmak ve yerle bir edilmek üzere yapılmaktadır. Böylelikle her şey yeniden inşa edilebilmekte, yerine yenisi konabilmekte ve bütün bu süreç sonsuza değin, tekrar ve tekrar, çok daha karlı bir şekilde devam edebilmektedir. Burjuva bina ve kamusal yapıları hızla değerden düşüp sermayeye çevrilebilmek, eskimek üzere planlanmaktadır. Bu mekanlar toplumsal işlev bakımından Mısır piramitleri, Roma su kemerleri, Gotik katedrallerden çok, çadır ve kampinglere benzemektedirler.
Saptamalar
Ön yargılı, taraflı, modernist sayfa. Ayda bir yayınlanır.
Bu sayının ekibi: Pelin Çetken (Le Corbusier), Volkan Taşkın (Gündem), Hakkı Yırtıcı (Hayat Bilgisi)
Saptamalar mimarlık ve tasarım dünyasına kendine özgü dili ve bakışı ile eleştiren, klişelere karşı duran, absürtlükleri gösteren, kısacası her şeye tersten bakan bir köşedir. Bu konularda beraber düşünmek ve üretmek istiyoruz. Her tür çarpıtma, sallama, sanrıma, saplama, saptama, sarsma serbest. Saptamalar’ın bölümlerine katkıda bulunabilir, yeni bölümler önerebilirsiniz.
Yayınlanmasını istediğiniz doküman ve çalışmalarınızı en geç her ayın 25’ine kadar saptamalar@mekanar.com adresine yollayabilirsiniz.

Şizofreni Mimarlığı
Şimdiyi reddederek, kendine korunaklı bir geçmiş üretme ve onun içinde yaşama talebiyle şekillenen mimarlık ürünleri dolanıyor bugün etrafımızda. Mimarlık artık “…mış gibi” yaşamanın aracı olarak, nesneler dünyasına günden güne hep yeni ürünler katıyor. Düş kurdurma aracı olan konutun kurdurduğu düşlerin niteliğini günden güne arttırması gerekiyor. Çünkü gerçek o kadar sıkıcı ve acıtıcı ki, ondan bir şizofren edasıyla kaçmanın tadı artık yükte de paha da işe geliyor. Şizofren mimarlığı olarak adlandırılabilecek, ilk örnekleri sıradan kapalı sitelerle başlayan bu tavrın bugün geldiği nokta olan, daha sonra o tavrın da evrimleştiği “yalıdaymış gibi”, “saraydaymış gibi” yaşama, günden güne mimarlığın şizofrenliğinin dozunu arttırıyor.
Gündelik hayat ritmini değiştirmek isteyen ve parası olan sıradan adam, bugün alacağı bir konut ile sıradanlığını rafa kaldırıp “sultan makamına” geçiyor birden. Bir kimsenin adresinin Atatürk Caddesi, Dolmabahçe Sarayı, no 13, Küçükçekmece, İstanbul, olmasının şizofreni boyutu toplumca geçirilen bir sürecin en doruk noktası gibi gözüküyor, tabii şimdilik.
Bir yanda tüm bu geçmiş üzerinden, yaşanmışlık üzerinden “…mış gibi” bir yaşam üretimi yapılırken diğer yanda da yaşanmışlığı olan yerler yıkılıyor. Çünkü yaşanmışlığı olan yer, ekonomik döngü içine ancak yıkılarak girebilirken, “…mış gibi” olan yer, doğrudan ekonominin kendisi oluyor. Emek sineması üzerindeki yine dönüştürülme diye adlandırılan ama aslında gene bir yıkım olacak olan tavır da direkt bununla açıklanabilir. Geçmişiyle ayakta durmaya çalışan bir Emek sinemasının yerine geçecek olan, onun adını ve yerini kullanan ve oraya gidecek insanlara başka bir “…mış gibi” yaşatacak olan bir mekan kurgulanmak isteniyor. Şizofreni mimarlığı her alanda irili ufaklı kendini var ediyor. Bugün, dün ile en kazançlı olacak şekilde örtülmeye çalışılıyor.
Mutsuz insan siluetleri, kent siluetine böyle böyle etki ediyor. Hiç kimse yaşadığı hayattan mutlu değilken, herkes başkasının hayatına özeniyor. Başka hayatlar çok mutluymuş gibi karşımıza konulduğundan başka hayatlar özlendikçe özleniyor. Olduğunun değil olmak istediğinin düşü ile yaşamak, bir noktadan sonra onu gerçek sanmaya başlamak ise günü kurtaran bir şey olarak karşımıza çıkıyor. Bu durum sanışlara ve kanışlara en uygun yaşamı kurgulayan mimarlığın sunduğu şizofreni dozunu günden güne arttırması ile pekişiyor.
Peki bu nereye varır, ne zaman Marstaymış gibi yaşarız bilinmez, ama günden güne bu artarak biriken şizofreni mimarisinin şekillendirdiği kentin insanlarına zamanla kuracak düş bırakmaması halinde ne olacağı ya da düşlerin gerçekleştiği andan itibaren o bir zamanlar onu cazip kılan düşümsü havasının kalmaması ile neler yaşanacağı, topluca antidepresan alımının neye yol açacağı merak konusu olarak kafalarda beliriyor.
Galiba yakın zaman içinde hastanedeymiş gibi yaşama türevi hepimizi bekleyen bir başka mutluluk paketi olarak bizlere sunulacak. Bir yanımızda serumlar, diğer bir yanımızda oksijen tüpleri, komşularımız “saraylı” hanımefendiler ve “Marslı” beyefendiler ile eğlenceli bir gelecek hepimizi bekliyor; adres: Anti depresif Sokak, Yeni Yaşam Merkezi Sitesi, Mutluluk Hastanesi Konutları, A kapısı, kat 4, no:53, Küçükçekmece, İstanbul.




