Gündem 1

Porno Ödev



Geçen haftalarda Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarım Bölümü’nde bir öğrencinin hazırladığı porno ödev sadece akademik dünyayı değil toplumun her kesimini ayağa kaldırdı; herkes görmedikleri bir ödev hakkında ahkam kesmeye başladı. Kendi imajının ve seneye gelecek müşterilerin derdine düşen üniversite 3 öğretim üyesini kovdu, bu da yetmedi kamusal alanda porno çekmeye karışmaktan hocalar hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu. Kimileri toplumsal değerlerimiz var, “pornodan ödev olmaz” dedi, karşı taraf “hayır özgürlükleri sınırlayamazsınız” dedi. Güzide profesörlerimizden biri de “akademide özgürlüğü öğrenci değil hoca belirler” dedi. Yani kelimenin tam anlamıyla herkes b.klu bezle olayı temizlemeye çalıştıkça iyice sıvıyorlar.

İnsanlara iyi ve güzel çevreler, mekanlar yaratmayı amaç edinen mimarlık içinden bakalım bir de olaya. Mimarlık elini pisliğe bulaştırmayı hiç sevmez. Toplumun ve insanın karanlık bir yanı olduğunu görmek istemez. Alışveriş merkezleri, kapalı topluluklar, ofis binaları tasarlamak yeterlidir. Bir toplumsal gerçek olan genelev konusunu üniversitede proje olarak sunmaya çalışın da görün bakalım neler olur. Sözü bir toplumsal ironi ile bitirelim: Eskiden Elhamra pasajının girişinde sağlı sollu gelinlik satan dükkanlar ve pasajın sonunda da seks filmleri gösteren bir sinema vardı.

Konunun farklı bir değerlendirmesi için buraya tıklayınız


Gündem 2

Sinirli Mimarlar



Piyasada ücretli çalışan mimarlar için geç saatlere kadar çalışmak, cumartesi günleri ofise gelmek, gerektiğinde (nedense de hep gerekir) pazarları da işe devam etmek, bunun için herhangi bir mesai ödenmemesi (mimar uyumaz, çalışır ölesiye) ve bütün ofisler sürekli zor durumda olduğu için düşük ücret ödenmesi normal kabul edilir. Mimarlık okullarından mezun olup, mimarlık yapacağını zanneden herkes için bu durum piyasaya çıktığında acı bir tokat gibi yüzüne çarpar. Bir süre sonra ne mesleğinizde ne olduğunu takip edebilir, ne hayattan zevk alabileceğiniz kendinize özel zamanınız olabilir ne de kendinizi geliştirme şansınız olur. Yaş ilerledikçe durum daha da vahimleşir. Tüm deneyiminize rağmen, mimarlık okullarından her sene mezun olan 2500 kişi, yaptığınız işi yarı ücrete yapmaya hazırdır. Sonuçta ortada yarı depresif, her an işsiz kalacağı korkusunda olan, mutsuz bir mimarlar ordusu vardır.

Mimarlar Odası yıllar önce bu sorunu fark edip, koşulları düzeltmek için “Ücretli Çalışan Mimarlar” komisyonu kurmuştu. Şimdi ne yapıyorlar bilinmez. Muhtemelen ara sıra toplanıp bu işe kafa yoruyorlardır ama değişen bir şey yok; aynı tas aynı hamam, yola devam.

Türkiye’de ilk defa bu soruna kaynağından bir ses yükseldi. Kendilerine “Sinirli Mimarlar” diyen bir grup güçlü bir sesle “yeter artık” diyorlar. Sinirliler çünkü yıllarca sömürüldüler. Sinirliler çünkü kayıt oldukları ve her sene aidat ödedikleri Oda’ları arkalarında değil. Sinirliler çünkü yıllarca patronlar tarafından rekabet koşullarında birbirlerine düşürüldüler. Sinirliler çünkü bıçak kemiğe dayandı ve çığlık atmak dışında bir çareleri kalmadı. Saptamalar olarak bu taze ve güçlü sese sonuna kadar destek veriyoruz.

Destek için bu hareketin internet siteleri şöyle:
http://sinirlimimarlar.com/
http://mimarlaranlatiyor.blogspot.com/


Alıntı

Walter Benjamin

Dünya hep aynı, yine de sabırlıyız.


Saptamalar

Ön yargılı, taraflı, tersten sayfa. Ara sıra yayınlanır.
Bu sayının ekibi: Hakkı Yırtıcı.
Saptamalar mimarlık ve tasarım dünyasına kendine özgü dili ve bakışı ile eleştiren, klişelere karşı duran, absürtlükleri gösteren, kısacası her şeye tersten bakan bir köşedir. Bu konularda beraber düşünmek ve üretmek istiyoruz. Her tür çarpıtma, sallama, sanrıma, saplama, saptama, sarsma serbest. Saptamalar’ın bölümlerine katkıda bulunabilir, yeni bölümler önerebilirsiniz.
Yayınlanmasını istediğiniz doküman ve çalışmalarınızı her ayın 25’ine kadar saptamalar@mekanar.com adresine yollayabilirsiniz.

Meğer Postmodernmişim


İki yıldır bu köşede modernist düşünceyi ve modern mimarlığı eleştiriyorum. Hezeyanlar ve bunalımlarla geçen bu içsel sorgulamadan sonra kendime nihayet itiraf edebildim: Meğer ben postmodermişim.

Modern mimarlar olarak uzun zaman geçmişi ret ettik ve bugünün dünyasının yeni sorunlarını çözebilmek için geleceğe baktık; yarının mimarlığını kurmaya çalıştık. İçten içe yaptığımız hatayı hissedebiliyordum. Ama geçmişin ağırlığı ve geleceğin parıltısı gözlerimi kör etmişti. İnatla görmek istemiyordum.

Bugünün sorunlarını çözmek için geleceğe bakarken şimdiyi unuttum. Bugünün insanı için değil geleceğin ideal insanı için tasarlamaya ve inşa etmeye başladım. Oysa insan hayatın içinde yaşayan, an ve an dönüşen, duyguları olan, yaşadığı anı ve çevreyi anlamlandırmaya ihtiyaç duyan bir türdür. Büyük ideallerle değil; küçük ve gündelik olanla mutlu olur. Ben ise bir despot gibi onları hizaya çekmeye ve nasıl yaşamaları gerektiğini öğretmeye çalıştım.

Baş eserim kabul ettiğim Villa Savoy hiç ev olarak kullanılmadı. Şimdi ise ancak bir mabet gibi ziyaret edilebiliyor. İnsanlara yaşam makinesi (living machine) olarak sunduğum şey sonunda bir tarihi ya da dini eser gibi ziyaret edilen, işlevsiz bir yapıya dönüştü. Asla gerçek kullanıcısı ile yani insan ile buluşamadı.

Modernliğin zamanı sürekli geleceği gösteren, doğrusal bir zaman çizgisidir. Geleceği kurmak için bugünü feda etmek gerektiğini söyler. 1968 olayları ve çiçek çocukların sloganı olan “dünyayı istiyoruz, hemen şimdi istiyoruz” aslında böyle bir haykırıştı. Artık modern ideolojinin onlardan istediği fedakarlıktan sıkılmışlardı.

Ama bugünü de salt kendi içinde değerlendirmemek lazım. Unutmamalı ki bugün, geçmiş ve geleceğin şimdide buluştuğu “an”dır. Şimdi, geçmiş ile gelecek arasında köprü kurar. Sakın bu söylediklerimden 1970’lerin tarihi talan eden kepaze tavrını onayladığım anlaşılmasın. İnsanın anlam ihtiyacını, deforme edilmiş tarihsel formlarla tatmin etmeye çalışmanın ucuz bir yöntem, kolaycılık olduğunu düşünüyorum. İnsanın bulunduğu çevreyi dönüştürmenin önemli araçlarından biri olan mimarlık, bu kolay yollara sapmadan da varolabilir.

Peki tüm bu dediklerim ne anlama geliyor? Nasıl bir mimari ve biçim öneriyorum. Açıkçası bilmiyorum. Sadece bu işin formlarla, basmakalıp reçetelerle ve ucuz yöntemlerle olamayacağını anladım. Belki de sadece gündelik olana bakmalı ve buradan öğrenilen bilgiyi mimarlığın filtresinden geçirerek yeniden üretmeli. Neyse burada yazmaya ve bu konuyu deşmeye devam edeceğim.

“An”ın tadını çıkarın!