Gündem


2010 Mağdurları



2010 Mağdurları İstanbul’un 2010 yılında ”Avrupa Kültür Başkenti” olarak ilan edilmesi 2009 yılının önemli gündem maddelerinden biri oldu. Bu yılda 2010 ile yatıp, 2010 ile kalkacak gibi görünüyoruz. Ancak burada gündeme getirmek istediğimiz 2010 yılında olacak değil, olamamışlar üzerine. Biz kısaca bunlara “2010 mağdurları” diyoruz. İstanbul’un ilanından sonra henüz keşfedilmemiş bir sürü sosyal sorumluluk projecisi birbiri ardına projeler üretip, projelerini 2010’a satmak (pardon destek almak) için uğraştılar. Herkes nasıl bir proje attırırım da işimi satarım diye düşündü. Yıllar boyunca halı altında kalmış projeler gün yüzüne çıktı, egolar şahlandı. Bu arada sözü edilen projelerin asla hazırlanamadığı, sadece içki sofralarına meze edildiğini hatırlatalım. Hadi şimdi sıra yapılan işlere bakıp “bunlar bir b.ka benzemiyor, benim fikrim daha iyiydi” deme de.


Hayat Bilgisi


İç Mimar - Dış Mimar

Her mimar, “sen içmimar mısın yoksa dış mı” sorusu ile karşılaşmıştır. Henüz mimarın ne olduğu, ne yaptığı üzerine toplumsal uzlaşmanın olmadığı bir ülkede, evlere şenlik bir sorudur. Sinirlenmeyip, uzun uzun açıklamalar yapmaya çalışmadan geçiştirmek gerekir. Bu konuda kutsal bilgi kaynağı “ekşi sözlük” ne diyor dedik. İşte sonuçlar:

“Ya ben anlamıyorum, şimdi içmimar içini siz de dışını mı yapıyorsunuz?" sosuyla beraber sunulan denyoluk belirteci sıfat tamlaması. "Evet a.ına koyyim, sıvasını ben yapıyorum" diye cevap vermek dinen caizdir.
(my jekyll doesnt hide)

- Ahah demek mimarlık okuyorsun.
- Evet.
- Ne güzel. İç mi dış mı?
- Abi ne içindeyim ne de dışında.
- Nasıl yani?
- Kendim içinde, kafam dışında.
- Ne diyorsun abi sen?
- Yaredir sinede eski sevgili.
- Delirmiş lan bu.
- Delirttiniz lan beni.
(ndg)

Pilav - iç pilav örneğiyle de kolayca açıklanabilir.
(aborjin)

Yurtdışında çalışmaya giden mimara denir. Memlekette kalana da iç mimar. Her şey bu kadar açıkken, insanların bunun üzerinden polemik yaratmasını anlamıyorum. Yok evin içiymiş, sol açığıymış, balkonlar metrekareye dahil edilir miymiş falan filan, bunlar boş işler. En az 9 katlı apartmanların şantiyesinde bulunana da yüksek mimar denir. İnsanlar akademik kariyer ile ilgili bir şeyler sanıyor yüksek mimar olmayı. Kat yüksekliği en az 3 metre olan, 9 ve daha fazla katlı binaların yapımında çalışan mimar ve mühendise, kaba inşaat biter bitmez yüksek payesi verilir. Sektör içi bilgi de sıkıştırayım: Aynı inşaattaki ameleler de yüksek amele olur. Olay tamamen yerden yükseklikle ilgili. Gurbet özlemiyle geriye dönen dış mimarlar, bir sene boyunca yurtiçinde aynı sıfatla devam edebilir, isterlerse tedavi görebilirler. Ülkenin sınır çizgilerinde dolaşan manyaklar vardır ki, onlar bizden değildir. Deli onlar. İlk sabahlamalarında kafayı yemişler.
(mies)


Alıntı


Michel Foucault

Beni şaşırtan toplumumuzda sanatın bireylere ya da hayata değil de yalnızca nesnelere ilişkin bir şey durumuna gelmesi. Sanatın yalnızca sanatçı denilen uzmanlar tarafından gerçekleştirilen bir uzmanlık dalına dönüştürülmesi. Neden kişi, kendi hayatını bir sanat yapıtına dönüştürmesin? Neden şu ev ya da lamba bir sanat yapıtı olsun da benim hayatım olmasın?

Sözlük



Beton
Malzeme alanındaki en önemli buluşlardan biridir. Modern mimarlık alanında brüt olanı makbuldür. Sonsuz imkanları, kalifiye işçilik gerektirmemesi, ne şekilde dökersen dök ayakta durması ile 3. Dünya Ülkeleri’nin yapı alanında temel inşaat malzemesi haline gelmiştir. 20. yüzyıl başında sunduğu imkan ve yenilikler ile dünyayı dönüştürme iddiasındaki modernistlerin en gözde malzemesi iken zaman içinde gündelik hayatın gerçekleri ile dönüşüm geçirmiş ve bazı çevrelerin “betonlaşıyoruz” nidası ile lanetledikleri malzeme haline gelmiştir. Bu açıdan bir malzemenin aynı zamanda bir kentsel problem ile anılması ilginçtir.

Cam Tuğla
Cam gibi hafiflik ve geçirgenlik duygusu veren bir malzeme ile tuğla gibi dolu ve küt bir malzemenin bir araya gelmesinden oluşan ve biraz iç gıcıklayan malzemenin adıdır. Özellikle 1980’lerde çok moda olmuş ve kendini modern zanneden rüküş tasarımcılar tarafından bolca kullanılmıştır. Hele derzleri siyah olanı evlere şenliktir.

Tahta
Ahşap kelimesinin gündelik hayatta, sıradan insanlar tarafından kullanılan biçimidir. Tasarım camiasında kullanımı tabu sayılır; kullananlar ayıplanır ve uyarılır. Tahta kelimesinin ne zaman ahşap kelimesine dönüştüğü üzerine farklı iddialar olsa da tasarımcının dil üzerinden kullanıcı üzerinde iktidar kurmasının güzel örneklerinden biridir.


Saptamalar



Ön yargılı, taraflı, modernist sayfa. Ayda bir yayınlanır.
Bu sayının ekibi: Pelin Çetken, Volkan Taşkın (Le Corbusier Paris’ten Bildiriyor), Hakkı Yırtıcı.

Saptamalar mimarlık ve tasarım dünyasına kendine özgü dili ve bakışı ile eleştiren, klişelere karşı duran, absürtlükleri gösteren, kısacası her şeye tersten bakan bir köşedir. Bu konularda beraber düşünmek ve üretmek istiyoruz. Her tür çarpıtma, sallama, sanrıma, saplama, saptama, sarsma serbest. Saptamalar’ın bölümlerine katkıda bulunabilir, yeni bölümler önerebilirsiniz.

Yayınlanmasını istediğiniz doküman ve çalışmalarınızı en geç her ayın 25’ine kadar saptamalar@mekanar.com adresine yollayabilirsiniz.


Ey Mimar, Bugün Ekoloji İçin Ne Yaptın?

Bu ay mimarlıkta yenilik, yenilikçilik konularına değinmek istiyorum. Yüzyılın modernistleri olarak yeniden yana olmamız, hatta yeniyi üretmemiz kaçınılmazdı. Ancak yapı yapmak gibi hantal bir eylemin öznelerinden biri olmak ile yenilikçilik kaçınılmaz olarak sayısız ironiyi barındırır. Bu ay modernistlerin ironisinden çok bugünün gözde kavramı “ekolojik tasarım” kavramı üzerinden bu konuyu deşmek istiyorum.

Her zaman olduğu gibi, mimarlar yine toplumun değişimlerini geriden takip ediyorlar. Kendilerini “toplumun öncüleri” olarak gören yapı tasarımcıları bu geri kalma halini kabul etmemekte direniyor, etraftan çabucak kotarılmış fikirler ve slogan cümleler ile bu eksikliklerini bertaraf, vicdanlarını da ferah tutmak istiyorlar. 80’leri ve 90’ları, çoğu zaman bir incir çekirdeğini bile doldurmayan tartışmalarla geçiren mimarlık camiası, 2000’ler ile bir anda kendini ekolojik tasarım işinin tam da göbeğinde buldu. Yeşil çatılar, fotovoltaik sistemler, LEED sertifikası, akıllı ev sistemleri, karbon emisyonu derken tasarımcılar proje için harcadıkları sürenin kat be kat fazlasını bir danışmanlar ordusu ile toplantıya harcamaya başladılar. Pek çok mimar, 10 sene önce olsa, benzer bir durumda ofisinden yaka paça kovacağı adamın elinde kalem, projesine ekolojik tashih vermesine ses çıkarmadı. Hatta hoşuna bile gitti, ne de olsa tasarımı günümüzün mega-trendi “ekoloji” tarafından test edilip onaylanıyordu; bu akşam rahatça uyuyabilirdi.

İşte temel mesele de burada, çoğunluk mimar için “ekoloji” bir trendden ibaret. Tabii ki iş söze geldiğinde, mimarlık tayfası en beylik sözleri söylemekten çekinmiyor fakat parlak cümlelerin altındaki ekoloji, tasarımcının binasına taktığı aksesuarlardan ibaret. Kendi tasarımını kabul ettirmek için bir araç, fakat yapısal gramerine hakim olmadığı, olmak da istemediği bu ekolojik aygıtların, okuldan ve hayattan öğrendiği tasarım sürecine kesinlikle müdahale etmesine izin vermiyor; tasarımını yapıyor, sonrasında da üzerine danışmanı ile birlikte eko-ekleri takıyor. Ek olması mimarın da parayı veren işverenin de işine geliyor aslında, herhangi bir bütçe kesintisinde ilk feda edilecekler çatının üzerindeki fotovoltaik paneller; çatının malzemesi ve çatının kendisi değil. Bu da mimarı ikili şekilde koruyor: Bütçeye karşı intihar komandosu olarak sürdüğü eko-ekler, kabul edildiği zaman da tasarımcıyı “dünya ve toplum meselelerine duyarlı” hale getiriyor. Ekolojik tasarım ve sürdürülebilirlik sağolsun artık hepimizin mimarlığın “BONO”larıyız, bu akşam evimizde rahat bir uyku çekebiliriz.

Aksesuar faydasının yanısıra, ekoloji tasarımcı için tam da aradığı “kılıf” olabilir, hele işlevselliğin artık gardı iyice düşmüşken... Modern mimarlık, işlevselcilikten iyi ekmek yedi; aynı ihtiyaç programına iki farklı tasarımcının bambaşka öneriler getirebilmesi, onu bırakın etrafta modernizmin babalarından Mies’in işlevden bağımsız planları dolaşırken, tasarımcılar “nasıl olsa işveren bunları bilmez, araştırmaz” diye düşündüğünden, işlev ya da teknik adıyla plan şeması mimarların en saçma sapan isteklerine bile kılıf oldu. “Niye böyle?” sorusunun cevabı olarak “İşlev gerektirdi” demek çoğu zaman “Ben yaptım, oldu” demekten daha iyi bir bahane olduğundan, tercih edildi. Bu hardcore modernizmin bitmesi ise, sanıldığı gibi Pruitt-İgoe kompleksinin yıkılması ile bağıntılı değildir; bilmediğimiz bir tarihte bilinmeyen bir müşteri, mimarın kaprislerinden sıkılıp eline kalemi aldığında aslında bu akım sona ermişti. O gün, işveren şunu farketmişti; başka çözümler de mümkündü ve sanırım mimarı onu kazıklıyordu.

İşte ekoloji tam da mimarların artık dayanağı kalmadığı bir dönemde hızır gibi geldi. “Niye böyle?” sorusuna “Doğa Ana böyle istiyor” demek, hazır toplumsal rüzgarlar yelkenleri de şişirirken mimarların işine gelmekte. Uygulama pratiği ile ilgilenmeyenler de bu trendi dikkatle takip ediyorlar, “şartlar olgunlaştığında” genç mimarlık adaylarını iktidarsızlaştıracak kitapları için notlarını hazırlamakla meşgul bu insanlar; onlar yeni ekolojik düzenin Neufertleri hatta Reinhard Gieselmann’ları* olacaklar. Okullarda kitapları okutulacak, sağdan soldan aparttıkları bilgiyi tanımlayarak aslında kendi iktidarlarını da tanımlamış olacaklar.

* Avusturyalılar’ın konut plan şemaları ile kafayı bozmuş ucuz dahisi. Kendi geliştirdiği plan şemalarını, Corbusier ve Rohe’nin planlarının devamı ve daha gelişmişi olarak gösteren diyagramlara sahip Wohn Bau kitabının yazarı.