Hayat Bilgisi
İki Mal Sahibi İnatlaşırsa Ne Olur?

Nişantaşı’na ilginç bir yapı vardır. Yapının balkonları yanındaki binanın yan cephesini kapatacak şekilde uzamıştır. Sonradan eklendiği belli olan bu "duvar – balkonun" ne işe yaradığı bilinmez ve hatta imar yasalarının böyle bir şeye nasıl izin verdiğini ve ortada bir hukuk ihlali olduğunu düşündürtür. İşin aslı şudur:
Her iki binanın da mal sahibi ilk başta, imar kuralları izin vermesine rağmen, yapılarını kaldırım hizasından daha geriye, mevcut hizayı koruyarak inşa etme konusunda anlaşırlar. Ancak uzun balkonlu yapı yapıldıktan sonra ikinci mal sahibi anlaşmaya uymaz ve binasını daha öne inşa eder; böylelikle de Nişantaşı Camisi’ne bakan çok değerli bir yan cephe kazanır. Bu duruma çok kızan birinci mal sahibi kendi arsası sınırları içinde kalarak ek parçayı yaptırır. Duvar ve ikinci bina arasında 75 cm mesafe vardır ve aradan mecburen kapatılmış pencereleri görmek mümkündür. Sonuç olarak bu inatlaşmadan ilginç ve keyifli bu balkon koridor ortaya çıkmıştır.
Mimarlara Fıkra
Ve Tanrı Kadını Yarattı

Bridget Bardot, Ve Tanrı Kadını Yarattı filminden
Tanrı bir gün çok sıkılır ve eşsiz bir şey yaratmaya karar verir. Düşünür, taşınır ve kadına sonsuz gücü ile “ol” der. Böylelikle ortaya muhteşem bir yaratık çıkar. Yaptığı işten çok memnun olan Tanrı büyük bir keyifle ressam’ı çağırır ve derki:
- Evet nasıl buluyorsun bu yeni yarattığım şeyi?
Ressam cevap verir:
- Tanrım muhteşem olmuş. Teninin rengi, gözleri ve saçları arasındaki uyum kusursuz. Ben daha iyisini yapamazdım.
Aldığı cevaptan çok memnun kalan Tanrı bu sefer Heykeltıraş’ı çağırır ve aynı soruyu sorar.
Heykeltıraş cevap verir:
- İnanılmaz bir şaheser. Vücudunun kıvrımları, oranları çok başarılı.
Aldığı cevaptan daha da keyiflenen Tanrı bu sefer Mimar’ı çağırır ve sorar:
- Mimar efendi yarattığım kadını nasıl buldun, ne düşünüyorsun?
Mimar bakar, uzun uzun düşünür ve biraz burun kıvırarak cevap verir:
- Tanrım, iyi olmuş, güzel olmuş da, keşke “ıslak mekanlar” ile “eğlence mekanları” aynı yerde olmasaydı.
Alıntı
Hint Atasözü
Akıl maymun gibidir, daldan dala sıçrar.
Sözlük
Akademisyen
1. Üniversite denilen korunaklı akvaryumlarda yaşayan canlı türüdür. Genelde sadece kendi türü ile ilişkiye girer; gündelik, ucuz, canlı, bayağı, gerçek olan her şeyden uzak durur. Bilgiyi daha çok kendi içinde üretme ve olaylara at gözlüğü ile bakma eğilimindedir. 2. Totoloji yani bilgi ile mastürbasyon yapma konusunda doğuştan yetenekleri olan kişilerin pirim yaptığı meslek alanı.
Totoloji
1. Çok şey söylüyormuş gibi yapıp, hiçbir şey söylememe sanatıdır. Özellikle kafası karışık akademisyenler ve mimarlıklarını illa bir felsefe ile açıklamak zorunda olduklarını düşünen mimarların çokça başvurdukları bir söz sanatıdır. Örneğin “Mimarlık temel fenomenolojik imleyenlerin ötesinde kamusal reaksiyonların bütünsel öğelerini içeren kurgusal yapılanmanın kışkırtıcılığı ile dizimsel süreçleri arkitektonik yapısal söylemlerin sorunsallarının meta söylemler bütüne referans verir ki, bu da bizim mimarlık felsefemizin temellerini oluşturmaktadır” cümlesi gibi. 2. Bir şeyin kendisi olduğunu söylemekten öteye gidemeyen cümleler dizisidir. 3. “İddia”, “şans topu”, “televizyon yarışmaları” gibi uyuşturucuların icat edilmediği zamanlarda özellikle babalarımızın maç sonuçlarına kafa yordukları sportotonun bilimsel adı.
Yardımcı Doçent
Doktora çalışması sonrası tek amaçları doçent olmak olan akademik ara tür. Doçent olmak için gereken puanı toplayabilmek çabası ile abuk sabuk makaleler yazar, bildiriler sunar, hayatlarını bu şekilde heba ederler. Önemli olan yazdıklarının içeriği değil kaç adet yazdıklarıdır. YÖK kuralları gereği doçent olabilmek için “en az iki indeksli dergide yayın ya da bir indeksli dergide yayın ve bir mimari proje yarışmasında ödül alma” kuralı nedeniyle yarışmaya giren eşe dosta “ya beni de ekibe yazsanıza böylelikle bir makale yazmaktan kurtulurum” dedikleri de görülmüştür.
Saptamalar
Önyargılı, taraflı, modernist sayfa. Ayda bir yayınlanır.
Bu sayının ekibi: Hakkı Yırtıcı, Pelin Çetken, Caner Bilgin
Katılım için saptamalar@mekanar.com

Kırılgan Nesneler
Zannedersem beş aydır izini sürdüğüm konuyu bağlamanın vakti geldi. Aslında ilk söylenmesi gerekenleri bilerek sona sakladım. Böylelikle bu yazım daha anlaşılabilir olacak. Mimarlık ve maddi hayatın modern dünyadaki sorunlu üretimini ve modernist işlev düşüncesinin bugünkü probleminin nereden kaynaklandığını şimdi daha açık bir şekilde telaffuz edebiliriz:
İlk olarak yaklaşık iki yüzyıl önce, Avrupa’da bir yerlerde kırılmaya başladılar. O zamanki insanların ilk tepkilerinin ne olduğu bir tahminden öteye gidemez. Öncelikle şaşkınlık sonrasında da bir tedirginlik hissi olmalı. Şaşkınlık ve tedirginlik bundan sonra yaşanacak her yeni deneyime için özgü bir duygu olarak kendisini gösterecekti.
Kuşkusuz fiziksel bir kırılmadan bahsetmiyorum. Ancak kırılmadan sonra nesneler hiçbir zaman insanlara bir daha eskisi gibi görünmediler. Kırılan şey, insanlar ile içinde bulundukları gerçekliğin somut temsilcileri olan nesneler arasındaki ontolojik bağdı. Daha önce nesneleri sağlam yapan, şimdi ise kırılganlıklarından söz ettirten nedir peki? Artık bu kırılma noktasına bir isim vermenin zamanı geldi: “Modern” öncesi dönemlerde insanları çevreleyen her şey (nesneler, kurumlar, ilişkiler ve bunlara ait deneyimler) yüzyıllar boyunca tekrarlanarak, zaman içinde evrilerek, tarihin süzgecinde damıtılarak bir araya gelmenin ve birbirlerinin koşulu oldukları bir örüntünün sağlamlığı ile ayakta durmaktaydılar. Ne oldukları, nasıl oldukları, neyi ifade ettikleri tanımlıydı. Kendileri hakkında tüm toplumca belirlenmiş bir kabul vardı.
Nesneler üzerindeki uzlaşma modernlik ile sona erdi. Artık hiçbir şey eskisi gibi değil; geçmişten devralınan yöntem ve kurallar geçersizdi. Ancak modern olmanın kurallarının da ne olduğu belirsizdi. Daha doğrusu modernliğin kuralları, kuralsızlık ve sürekli değişimdi. Bu durum özgürlük, istenilen her şeyin istenilen normlarda olabilmesi, geleneksel olanın ağdalı söyleminden sonra hafiflik demekti ama insanın bildiği, inandığı her şeyi yitirmesi pahasına ödenen bir bedeldi aynı zamanda.
Modern dünyanın profesyonel tasarımcısı bu ikircikli durumla, ürününü gerekçelendirme sorunu ile her defasında yüzleşmek zorundadır. Artık nesnenin kim tarafından, ne için, hangi durumlarda, nasıl kullanılacağı belli değildir. Nesneye ve kullanımına yönelik bir hafıza yoktur. Nesnenin biçimi ile anlamı arasındaki bağ kopmuştur. Biçim sadece bir zarf, dışsal bir özelliktir; içeriği ile alakası yoktur. Üretilen nesnenin nasıl bir gerçekliğe, hangi bağlamda ekleneceği belli değildir. Nesneler belli bir gerçekliğin ifadesi değillerdir, bir bütün ya da örüntü oluşturmazlar; temsil ettikleri şey sadece kendileridir.
Modernlik yukarıda tanımlaması yapılan durum içinden okunursa elimize ne geçer? Yüzyılın sayısız göz kamaştırıcı ve iddialı sanat akımlarının, manifestolarının arkasında hep aynı sorun, nesnesini gerekçelendirme sorunu yatar. Bu gerekçe kimi zaman işlevsel açıklamalar, kimi zaman performans değerlendirmeleri oldu. 1960’larla beraber geçmiş, tarih, gelenek gibi kavramlar yeni gerekçeler olarak sunuldu. Daha sonra ise her türlü gerekçeden arınmış bir oyunun nedensiz hafifliği tasarım eyleminin temel figürü oldu. Ama bir şeyler hep eksik kaldı.
Yeni bir yüzyılın başında, modern insanın nesne ile olan çatışması halen devam ediyor. Nesneler halen kırılganlar. Bizler ise halen nesneleri bir gerçeğin, daha güçlü söylemek gerekirse bir ontolojinin parçası yapacak güce sahip değiliz. Modern dünya, kendisinden önceki geleneksel dünya ile karşılaştırıldığında her şeyin olabildiği, özgür bir yer gibi görünebilir. Hatta bu bir noktaya kadar doğrudur. Ancak “modern yaşamın ince buzları” üstünde dansetmek keyifli, bir o kadar da tehlikeli olmuştur. İlk modernistler, Marx, Baudelaire, Nietszche ve çağdaşları bunun farkındaydılar. Yüzyıl başında modernistler her türlü yükten kurtulmak, hafiflemek isterlerken, bir yandan ağırlığın ve altlarındaki ince buzun farkındaydılar. Zaten bir modernisti modern yapan şey de, modern dünyanın ikircikliklerini sezebilmesi ve hafifliğin ağırlığını hissedebilmesidir.




