Tanıtım Haftası Tatili
Neoliberalizmin her şeye hakim olduğu bir dünyada eğitimin de bunun dışında kalmaması çok normal. Özel üniversitelerin (kendilerine vakıf üniversitesi denmesini tercih ediyorlar) varlığı ve yaygınlığı bunun en güzel kanıtı. Aslında devlet ve özel diye ayırmamak gerekiyor artık her üniversite neoliberal ekonomi içinde kendisini bir işletme gibi yeniden organize etmek zorunda kalıyor. Bu amaçla eğitim fuarları yapılıyor, üniversiteler bu fuarlarda stand açarak kendilerini tanıtıyorlar. Üniversiteye hazırlanan bir insanın girmek istediği üniversite, bölüm, eğitimi ve sonrasındaki iş imkanları hakkında bilgi almasında hiçbir sorun yok hatta çok da iyi oluyor. Ama modern rekabet koşulları altındaki eğitim kurumları maalesef sadece bununla yetinmiyorlar. Her sene bahar ayında kimi üniversiteler öğretim üyelerini liselere yolluyor, üniversitelerinin pazarlamalarını yaptırıyorlar. Adını İstanbul’un ünlü tepelerinden esinlenerek alan güzide bir üniversitemiz ise işi ayyuka çıkarmış durumda. Her sene tüm üniversitede eğitime bir hafta ara vermekte ve tüm hocalarını Anadolu’ya, tanıtım işine seferber etmektedir. Hatta bunu akademik takvimlerine de “tanıtım haftası tatili” olarak koymuşlar. İnanmayan açsın, baksın.
Hayat Bilgisi
Mekanla Sıfır Temas Deneyimi
Mimarlıkta hep insan ile mekan arasındaki o özel ilişkiden bahsedilir, mekanın poetikasına değinilir; bu durum kutsallaştırılır. Mimarlığın yapmak kadar yapmamak olduğuna inanan Saptamalar ekibi şimdi size bir arkadaşımızın askerdeyken yaşadığı bir deneyim üzerinden tam tersi bir durumu sunuyor: “Wc hiç dokunulmadan nasıl kullanılır?”. Öncelikle her sabah 300 kişinin kullandığı bir tuvalet ve hastalık kapma korkunuz olduğunu düşünün. Sabah koğuşta uyanınca şort ve tişörtten oluşan kıyafetin üzerine palaska takılır. Palaska sabah temizliği için gerekli alet edevat için bir altlıktır. Palaskaya sabun kabı, diş macunu, diş fırçası (özel kılıflı), çeşitli boylarda hazırlanmış tuvalet kağıdı parçaları, tıraş köpüğü kutusu ve tıraş bıçağı yerleştirilir. Tuvalete girildiğinde kapısı bir parça kağıt ile insanların daha az dokundukları bir nokta olan göz hizasından üstte bir noktadan tutularak açılır. İşinizi halletmek için alaturka tuvalete çömeldiğinizde alışıldığının aksine, su sıçramaması için delik özellikle tutturulmaz. Sonra sifon çekilir ve aşırı tazyikli su nedeniyle hızla bölmeden çıkılır. Daha sonra boş bir lavabo bulunur, önceden hazırlanmış tek parça tuvalet kağıdı ile musluk açılır. Burada musluğu çok fazla açmamak ve suyun üzerine sıçramaması çok önemlidir. Keza yandaki lavabolardan sıçrayan sulara da dikkat etmek gerekir. Önce sabun kabından çıkarılır, kap palaskaya tekrar yerleştirilir, el ve yüz yıkanır, sabun durulanır ve tekrar kaba konur. Aynı şekilde tıraş olunur. Sonra diş fırçası kabından çıkarılır, macun sürülür, diş fırçalanır ve tekrar yerine konur. Tüm bu işlemler sıfır temas ile gerçekleştirilir. En sonunda yine önceden hazırlanmış bir kağıt parçası ile musluk kapatılır ve mekan terk edilir.
Sözlük
Arkitektonik
1. Anlamı çok belli olmayan ama kullanıldığında fiyakalı duran nadir sözcüklerden biridir. Tahminen mekan ile taşıyıcı sistem arasındaki uyumlu ilişki için kullanıldığı düşünülür. Sanki mekanın plandaki görüntüsünün göze hoş gelen hali gibidir. Böyle tekrar eden, aralarında hiyerarşi kuran, birbirine iyi eklemlenen mekanlar bütünü gibi bir şey. 2. Daha çok ünlü mimarların tercih ettiği alkollü bir içecek.
Kent Üniversitesi
Özellikle vakıf üniversitelerinin sayısının hızla artması ile ortaya çıkan bir kavramdır. Üniversite sadece meslek öğrenilen bir yer olmadığı, hayatın öğrenildiği bir yer olarak hayatın içinde olması gerektiği için her zaman kent ile, gündelik hayat ile iç içe olmuştur. Bütün köklü ve başarılı üniversiteler bulundukları kentlerin isimleri ile birlikte anılırlar ve her zaman kentin içinde yer alırlar. Bunun farkında olan ama gereken yatırımı yapmayan ve kentin çeperlerine yerleşmeyi daha ekonomik bulan yeni üniversitelerin bu açıklarını kapamak için E5 otoyolunun üzerinde, kenar mahallelerde ya da Ayazağa’nın arka, sapa yerlerinde olsalar bile kendilerine uydurdukları isim tamlamasıdır.
Yerleşke
Sadece tek bir binanın içine tıkışan ve burada itiş kakış eğitim veren üniversitelerin apartman adı ve kapı numarası şeklinde adres vermemek için kendi binalarına verdikleri isimdir.
Saptamalar
Önyargılı, taraflı, modernist sayfa. Ayda bir yayınlanır. Bu sayının ekibi: Hakkı Yırtıcı, Sinan Omacan (Le Corbusier Paris'ten Bildiriyor)
Katılım için saptamalar@mekanar.com

Biçim İşlevi İzler, Umarım...
Bu ay işlev konusuna yine mimarlığın sorunlu bir kavramını, “biçim”i dahil ederek devam ediyorum. Tarih boyunca mimarlığın sonuç ürününde biçim hep önde olmuştur. Mimarlık tarihine baktığımızda mimarlığın üsluplar yani biçimler üzerinden anlatıldığını görürüz. Muhakkak ki biçimlere tekabül eden plan şemaları, mekansal kurgular vardır ama eninde sonunda biçim üslubu, mimari tarzı belirler, mimarlık tarihi biçimler üzerinden yazılır. Diğer önemli bir nokta ise mimarlık tarihinin aslında ayrıcalıklıların yani soyluların, ruhban sınıfının, yöneticilerin, iktidarı elinde bulunduranların tarihi olmasıdır. Ayrıcalıklı sınıfın sanatı olarak mimarlık sonsuza kadar yaşama arzusunun, yeniden dirilişin (Mısır piramitleri), gösterişin, gücün, iktidarın aracı olmuştur. Söz konusu durumla hep biçim üzerinden hesaplaşılmıştır; ta ki modern zamanlara gelinceye dek.
Modern zamanlara gelindiğinde ilk kez sıradan insan için yaşama alanları yapmak mimarlığın sorunu haline gelmiştir. Bir anda geçmişten devralınan kurallar işlemez olmuş; yerine farklı bir anlayışın geçmesi zorunlu hale gelmiştir. Modern zamanların sabah dokuz akşam altı çalışan, hafta sonları gezip, dinlenen, tüketen sıradan insanı için rasyonel, işlevsel, ekonomik ve hızlı bina yapmak ön plana çıkmıştır. Bu durumda biçim ilksel önemini kaybetmiş, geri sıralarda kalmıştır. Ancak sonuç ürün her zaman bir biçime tekabül edeceğine göre tümüyle yok sayılamazdı; bir formül bulunmalıydı. Bu formül meslektaşım Sullivan’ın “biçim işlevi izler” sözünde netleşti denilebilir. Bu formüle göre bina tarih boyunca strüktür-süsleme, işlev-biçim gibi diyalektik ayrımlara tabi bir nesnedir. Süsleme ve biçim her zaman strüktür ve işlevin üstüne yapışan bir fazlalık olmuştur. Artık bundan kurtulmak gerekmektedir. Böylelikle biçim işlevin bir türevine indirgenebilmiştir.
Oysa böyle bir ön kabulün hiçbir gerekçesi yoktu. Bu ayrıştırmaların tüm tarih boyunca geçerli olduğuna inanmak biz modernistlerin tarihe yüzeysel bakışlarından öteye gidemedi. 1960’ların sonundan itibaren yaşanan kırılma bunun böyle olamayacağını bizlere gösterdi. Bina birtakım kavramlara indirgenemeyecek kadar karmaşık bir nesneydi. Bunu sadece mimarlık disiplini içinde kalarak açıklamak imkansızdı. Modern toplumun karmaşık doğası buna izin vermiyordu. Aslında durum pekala başka türlü de açıklanabilir: “Bina” ilk modernistlerin gözü önünde dağılıp gitmeye başlamıştı. Modernistler böyle giderse modernleşmenin sarsıcı gücü karşısında binanın tümüyle çözüleceğini, anlamsızlaşacağını görmüşlerdi. Ne yapıp edip binayı bir arada tutmalıydılar. “Biçim işlevi izler” işte böyle bir arayış ve aslında yakarıştı. Sullivan “biçim işlevi izler” derken muhtemelen içinden “umarım” diye ekliyordu.




