Rem Koolhaas ile özel söyleşi
Kapitalizmin Şaklabanını Geldiği Yere Gönderdik
Rem Koolhaas Haziran 2005’de bir konferans için İstanbul’a gelmiş ve Saptamalar olarak kendisi ile bir söyleşi yapmıştık. O tarihte Yeni Mimar’da yayınlanan bu özel söyleşiyi arşivimizden çıkartıp sizlere tekrar sunuyoruz.

Rem Koolhaas ve araştırmacı gazeteci Hakkı Yırtıcı
Hakkı Yırtıcı: Rem, Sana Rem diyebilirim di mi? Sen dünyaca tanınan ve köşe yazarımız Le Corbusier’den sonraki en karizmatik mimarsın.
Rem Koolhaas: Evet Hakkı dünyaca tanındığım doğru ama karizmam konusunda yanılıyorsun. Benim karizmam Corbi’yi aşmış durumda. Yıllarca ondan daha karizmatik poz verebilmek için çok çalıştım, yüzümde germedik kas kalmadı.

HY: Rem, senin psikolojik profilin konusuna gelmeden önce biraz mimarlığınla ilgili birkaç şey sormak istiyorum. Bu Türkiye’ye ilk gelişin değil ve buraya karşı özel bir ilgin var. Acaba bu ilginin temelinde ne bulunuyor?
RK: Aslında benim şöyle bir takıntım var: Ölmeden önce her ülkede bir bina inşa etmek istiyorum. Türkiye bu konuda inatçı çıktı. Bu gelişimde hem hükümetten hem de sermaye gruplarından kişilerle görüştüm. Yani kısacası konferans bahane önemli olan bina dikmek. Ofisimde yerel deneyimlerinden yararlanmak amacıyla çalıştırdığım Türkler bile var. Bu küresel ile yerelin buluşmasıdır. Kapitalist dünyada işler böyle yürüyor.
HY: Aslında tam da benim açmak istediğim bir konuya değindin. Bildiğim kadarı ile ofisinde dünyanın her yerinden gelen mimarlar çalışıyor; genelde de Roterdam’daki Berlage Enstitüsü’nden olanları tercih ediyorsun…
RK: Evet çünkü ortada bir hammadde sorunu var. Gelenler çalışkan oluyorlar ama benim metodumu bilmeden tam verim alamıyoruz. Berlage’de onlara hem metod öğretiyor hem de aralıksız 24 saat haftada 7 gün çalışmaya alıştırıyoruz. Daha sonra benim ofisimde çalışma ayrıcalığını edinebiliyorlar. Tabi ki bunun bedeli de çok çalışmak ve az ücret oluyor ama zaten kazandıkları parayı harcamak için zamanları olmadığı için sorun da olmuyor.
HY: Bu anlattıkları bana 18. yy vahşi kapitalizmini ve Dickens’ın o dönemi betimlediği karanlık romanlarını hatırlattı. Ofisin ortasında dikilip, çalışanlarına “slaves” (köleler) diye bağırdığın doğru mu?
RK: Yorum yok.
HY: Peki söyleşimize daha hafif bir konu ile devam edelim. Duyduk ki Hollanda’da ve İngiltere’de olmak üzere iki kız arkadaşın varmış. Ayrıca zamanında Ankara’ya geldiğinde de bir Türk kızı ile görünmüşsün. Anladığım kadarı ile senin takıntın sadece her ülkeye bina dikmekle sınırlı değil galiba, ne dersin?
RK: Eee Hakkı, bu söylediklerimiz acaba aramızda kalabilir mi?
HY: Tabi Recmim, lafı mı olur. Ben araştırmacı gazeteciden önce erkeğim, rahat olabilirsin.
RK: Valla yaş ilerledi ama artık modern tıp bir erkeği bu yaşta da aktif tutabiliyor ve bende şu önümdeki sayılı aktif günleri iyi değerlendirmek istiyorum. Kendime “neden sadece tek kişiye bağlı kalmalıyım ki” diye soruyorum.
HY: Bencil ama dürüstçe… Peki Zaha Hadid’in sana olan umutsuzca aşkı konusunda ne diyeceksin?

Zaha Hadid ve Rem Koolhaas
RK: O deli karıya bu ilişkinin olamayacağını defalarca söyledim. Öncelikle tipim değil. Ayrıca Irak şu aralar bir bina dikmek için uygun bir siyasi yapıya da sahip değil. Ama bir türlü dinletemedim Zaha’ya. Neyse sonunda görüşmez olduk. Galiba bu aralar kendi başına bir şeyler yapıyormuş, hatta birtakım başarılar da elde ediyormuş diye duydum.
HY: Rem, ilk bakışta senin ciddi psikolojik sorunların olduğu belli oluyor. Ne tür ilaçlar kullanıyorsun?
RK: Ben akıl sağlığı bütün bir insanım.
HY: Araştırmacı gazetecilikte her şey mubahtır. Ben seninle konuşurken Saptamalar Ekibi’nin diğer üyeleri otel odana girmeyi başardılar. Şimdi orada buldukları ilaçları sıralıyorum: Xanax, seroxat, viagra, lityum, depakin… Sen harbi hastasın Rem. Ciddi bir psikozun var. Yani gerçeklik duygun zayıf ki Freudyen literatürde bebekliğin ilk devresine regresyonun belirtisidir. Cinsel kimliğin ise karma karışık. Şu divana uzanıp, söyleşiye öyle devam etmek ister misin?
RK: Eeeee…
HY: Eeeee yaaa…
RK: Aaaeeee…
HY: Neyse konuyu değiştirelim. Yoksa, gördüğüm kadarı ile, arızaya geçeceksin. Konferansında dataları üst üste yığdığın diyagramlar gösterdin. Sonrasında da bu datalara dayanarak tasarladığın binalarında üst üste yığılmış katmanlardan oluştuğuna değindin. Bu ikisi arasındaki bağlantı nedir?
RK: Aslında mimarlıktan estetiği hatta konvansiyonel anlamıyla işlevi atmak gerektiğini düşünüyorum. Gerçekten de o datalar ile bina katmanları arasında hiçbir dolayım yok. Tasarım sürecini bu ikisi arasında doğrudan kuruyoruz. Ancak müşterilerimiz buna hazır olmadıkları için onlara halen “işte biçimi şöyle güzel oldu, bu bina böyle işlevsel” demek zorunda kalıyoruz. Ama ilerde bu kepazeliğe gerek kalmayacağını umuyorum.

HY: Tasarımlarına baktığımda eski ama halen önemini koruduğunu düşündüğüm “The Bigness” (büyüklük) metninin izlerini görüyorum.
RK: O metin benim düşüncelerimin netleştiği manifestal bir metindir. Orada büyüklüğün modern dünyada bildiğimiz her türlü mimarlık konvansiyonunu altüst ettiğini söylerim. Bina büyük bir kutuya dönüşünce, biçimin, işlevin, cephenin bir anlamı kalmaz; o başka bir şeydir artık. Büyük kutunun bize sağladığı boşluk, metropollerin desantralize kamusal yaşamlarını tekrar oluşturma imkanı verebilir. Böylelikle farklı sosyal gruplar bir araya gelebilir, iletişim kurabilir ve toplumsal uzlaşma tekrar sağlanabilir diye düşünüyorum ki metinde tam da buna değinmiştim.
HY: Rem, bahsettiğin büyük kapalı buluşma mekanı olarak, içinde her şeyin olduğu alışveriş mekanlarından ya da senin değişinle kutularından bahsediyorsun. Ama kaçırdığın nokta, ya da bizlere inandırmak istediğin şey belki de budur, bu büyük kapalı kutuların sermaye tarafından mekan ve zamanın örgütlendiği ve insanların sosyalleştiği değil birer tüketiciye dönüştüğü, her bireyin aslında otomatlar gibi düşünmeden davrandıkları hijyenik ve tesadüflere kapalı bir çevre olmaları.
RK: Ama Hakkı…

Rem Koolhaas, Hakkı Yırtıcı'nın soruları karşısında aman dilerken
HY: Dur daha lafım bitmedi. Kısacası bu mekanlar sermayenin senin gibilere tasarlattığı ve kendi çıkarları doğrultusunda toplumu tüketiciye dönüştürdükleri mekanlar. Ve senin gibiler de bunu çeşitli mimarlık söylemleri, data yığınları, grafik sunuşlar ile gizliyor ve sanki değerli bir şeymiş gibi gösteriyorlar.
RK: Aaaaeeeuuuuuu…
HY: Al işte yine arızaya geçti. Alooo Rem, orda mısın? Birisi doktor çağırsın. İlaçlarını verin şunun…
Saptamalar
Ön yargılı, taraflı, modernist sayfa. Ayda bir yayınlanır.
Bu sayının ekibi: Hakkı Yırtıcı.
Saptamalar mimarlık ve tasarım dünyasına kendine özgü dili ve bakışı ile eleştiren, klişelere karşı duran, absürtlükleri gösteren, kısacası her şeye tersten bakan bir köşedir. Bu konularda beraber düşünmek ve üretmek istiyoruz. Her tür çarpıtma, sallama, sanrıma, saplama, saptama, sarsma serbest. Saptamalar’ın bölümlerine katkıda bulunabilir, yeni bölümler önerebilirsiniz. Yayınlanmasını istediğiniz doküman ve çalışmalarınızı en geç her ayın 25’ine kadar saptamalar@mekanar.com adresine yollayabilirsiniz.
Kapitalizmin Şaklabanını Geldiği Yere Gönderdik
Rem Koolhaas Haziran 2005’de bir konferans için İstanbul’a gelmiş ve Saptamalar olarak kendisi ile bir söyleşi yapmıştık. O tarihte Yeni Mimar’da yayınlanan bu özel söyleşiyi arşivimizden çıkartıp sizlere tekrar sunuyoruz.

Rem Koolhaas ve araştırmacı gazeteci Hakkı Yırtıcı
Hakkı Yırtıcı: Rem, Sana Rem diyebilirim di mi? Sen dünyaca tanınan ve köşe yazarımız Le Corbusier’den sonraki en karizmatik mimarsın.
Rem Koolhaas: Evet Hakkı dünyaca tanındığım doğru ama karizmam konusunda yanılıyorsun. Benim karizmam Corbi’yi aşmış durumda. Yıllarca ondan daha karizmatik poz verebilmek için çok çalıştım, yüzümde germedik kas kalmadı.

HY: Rem, senin psikolojik profilin konusuna gelmeden önce biraz mimarlığınla ilgili birkaç şey sormak istiyorum. Bu Türkiye’ye ilk gelişin değil ve buraya karşı özel bir ilgin var. Acaba bu ilginin temelinde ne bulunuyor?
RK: Aslında benim şöyle bir takıntım var: Ölmeden önce her ülkede bir bina inşa etmek istiyorum. Türkiye bu konuda inatçı çıktı. Bu gelişimde hem hükümetten hem de sermaye gruplarından kişilerle görüştüm. Yani kısacası konferans bahane önemli olan bina dikmek. Ofisimde yerel deneyimlerinden yararlanmak amacıyla çalıştırdığım Türkler bile var. Bu küresel ile yerelin buluşmasıdır. Kapitalist dünyada işler böyle yürüyor.
HY: Aslında tam da benim açmak istediğim bir konuya değindin. Bildiğim kadarı ile ofisinde dünyanın her yerinden gelen mimarlar çalışıyor; genelde de Roterdam’daki Berlage Enstitüsü’nden olanları tercih ediyorsun…
RK: Evet çünkü ortada bir hammadde sorunu var. Gelenler çalışkan oluyorlar ama benim metodumu bilmeden tam verim alamıyoruz. Berlage’de onlara hem metod öğretiyor hem de aralıksız 24 saat haftada 7 gün çalışmaya alıştırıyoruz. Daha sonra benim ofisimde çalışma ayrıcalığını edinebiliyorlar. Tabi ki bunun bedeli de çok çalışmak ve az ücret oluyor ama zaten kazandıkları parayı harcamak için zamanları olmadığı için sorun da olmuyor.
HY: Bu anlattıkları bana 18. yy vahşi kapitalizmini ve Dickens’ın o dönemi betimlediği karanlık romanlarını hatırlattı. Ofisin ortasında dikilip, çalışanlarına “slaves” (köleler) diye bağırdığın doğru mu?
RK: Yorum yok.
HY: Peki söyleşimize daha hafif bir konu ile devam edelim. Duyduk ki Hollanda’da ve İngiltere’de olmak üzere iki kız arkadaşın varmış. Ayrıca zamanında Ankara’ya geldiğinde de bir Türk kızı ile görünmüşsün. Anladığım kadarı ile senin takıntın sadece her ülkeye bina dikmekle sınırlı değil galiba, ne dersin?
RK: Eee Hakkı, bu söylediklerimiz acaba aramızda kalabilir mi?
HY: Tabi Recmim, lafı mı olur. Ben araştırmacı gazeteciden önce erkeğim, rahat olabilirsin.
RK: Valla yaş ilerledi ama artık modern tıp bir erkeği bu yaşta da aktif tutabiliyor ve bende şu önümdeki sayılı aktif günleri iyi değerlendirmek istiyorum. Kendime “neden sadece tek kişiye bağlı kalmalıyım ki” diye soruyorum.
HY: Bencil ama dürüstçe… Peki Zaha Hadid’in sana olan umutsuzca aşkı konusunda ne diyeceksin?

Zaha Hadid ve Rem Koolhaas
RK: O deli karıya bu ilişkinin olamayacağını defalarca söyledim. Öncelikle tipim değil. Ayrıca Irak şu aralar bir bina dikmek için uygun bir siyasi yapıya da sahip değil. Ama bir türlü dinletemedim Zaha’ya. Neyse sonunda görüşmez olduk. Galiba bu aralar kendi başına bir şeyler yapıyormuş, hatta birtakım başarılar da elde ediyormuş diye duydum.
HY: Rem, ilk bakışta senin ciddi psikolojik sorunların olduğu belli oluyor. Ne tür ilaçlar kullanıyorsun?
RK: Ben akıl sağlığı bütün bir insanım.
HY: Araştırmacı gazetecilikte her şey mubahtır. Ben seninle konuşurken Saptamalar Ekibi’nin diğer üyeleri otel odana girmeyi başardılar. Şimdi orada buldukları ilaçları sıralıyorum: Xanax, seroxat, viagra, lityum, depakin… Sen harbi hastasın Rem. Ciddi bir psikozun var. Yani gerçeklik duygun zayıf ki Freudyen literatürde bebekliğin ilk devresine regresyonun belirtisidir. Cinsel kimliğin ise karma karışık. Şu divana uzanıp, söyleşiye öyle devam etmek ister misin?
RK: Eeeee…
HY: Eeeee yaaa…
RK: Aaaeeee…
HY: Neyse konuyu değiştirelim. Yoksa, gördüğüm kadarı ile, arızaya geçeceksin. Konferansında dataları üst üste yığdığın diyagramlar gösterdin. Sonrasında da bu datalara dayanarak tasarladığın binalarında üst üste yığılmış katmanlardan oluştuğuna değindin. Bu ikisi arasındaki bağlantı nedir?
RK: Aslında mimarlıktan estetiği hatta konvansiyonel anlamıyla işlevi atmak gerektiğini düşünüyorum. Gerçekten de o datalar ile bina katmanları arasında hiçbir dolayım yok. Tasarım sürecini bu ikisi arasında doğrudan kuruyoruz. Ancak müşterilerimiz buna hazır olmadıkları için onlara halen “işte biçimi şöyle güzel oldu, bu bina böyle işlevsel” demek zorunda kalıyoruz. Ama ilerde bu kepazeliğe gerek kalmayacağını umuyorum.

HY: Tasarımlarına baktığımda eski ama halen önemini koruduğunu düşündüğüm “The Bigness” (büyüklük) metninin izlerini görüyorum.
RK: O metin benim düşüncelerimin netleştiği manifestal bir metindir. Orada büyüklüğün modern dünyada bildiğimiz her türlü mimarlık konvansiyonunu altüst ettiğini söylerim. Bina büyük bir kutuya dönüşünce, biçimin, işlevin, cephenin bir anlamı kalmaz; o başka bir şeydir artık. Büyük kutunun bize sağladığı boşluk, metropollerin desantralize kamusal yaşamlarını tekrar oluşturma imkanı verebilir. Böylelikle farklı sosyal gruplar bir araya gelebilir, iletişim kurabilir ve toplumsal uzlaşma tekrar sağlanabilir diye düşünüyorum ki metinde tam da buna değinmiştim.
HY: Rem, bahsettiğin büyük kapalı buluşma mekanı olarak, içinde her şeyin olduğu alışveriş mekanlarından ya da senin değişinle kutularından bahsediyorsun. Ama kaçırdığın nokta, ya da bizlere inandırmak istediğin şey belki de budur, bu büyük kapalı kutuların sermaye tarafından mekan ve zamanın örgütlendiği ve insanların sosyalleştiği değil birer tüketiciye dönüştüğü, her bireyin aslında otomatlar gibi düşünmeden davrandıkları hijyenik ve tesadüflere kapalı bir çevre olmaları.
RK: Ama Hakkı…

Rem Koolhaas, Hakkı Yırtıcı'nın soruları karşısında aman dilerken
HY: Dur daha lafım bitmedi. Kısacası bu mekanlar sermayenin senin gibilere tasarlattığı ve kendi çıkarları doğrultusunda toplumu tüketiciye dönüştürdükleri mekanlar. Ve senin gibiler de bunu çeşitli mimarlık söylemleri, data yığınları, grafik sunuşlar ile gizliyor ve sanki değerli bir şeymiş gibi gösteriyorlar.
RK: Aaaaeeeuuuuuu…
HY: Al işte yine arızaya geçti. Alooo Rem, orda mısın? Birisi doktor çağırsın. İlaçlarını verin şunun…
Saptamalar
Ön yargılı, taraflı, modernist sayfa. Ayda bir yayınlanır.
Bu sayının ekibi: Hakkı Yırtıcı.
Saptamalar mimarlık ve tasarım dünyasına kendine özgü dili ve bakışı ile eleştiren, klişelere karşı duran, absürtlükleri gösteren, kısacası her şeye tersten bakan bir köşedir. Bu konularda beraber düşünmek ve üretmek istiyoruz. Her tür çarpıtma, sallama, sanrıma, saplama, saptama, sarsma serbest. Saptamalar’ın bölümlerine katkıda bulunabilir, yeni bölümler önerebilirsiniz. Yayınlanmasını istediğiniz doküman ve çalışmalarınızı en geç her ayın 25’ine kadar saptamalar@mekanar.com adresine yollayabilirsiniz.

Karizmatik köşe yazarımız Le Corbusier, Rem Koolhaas ile yaptığımız şöyleşinin yayınlanacağını öğrenince, bu ay yazmayı ret etti. Al birinin egosunu vur ötekine.



