Çatı Katı Tarlası
Elmslie Osler Architect

İstanbul’da kapalı site reklamlarına bakıldığında en çok vurgulanan şeyin güvenli duvarların ardında kurulacak olan o yeni dünyanın kentin yoğun(!), pis(!), tedirgin(!) karmaşasından uzakta, çocukluk masalların sonunda hep denildiği gibi insanlarının sonsuza dek mutlu mesut yaşadıkları bir yer olması söylemi olduğu görülür. O reklamlarda her daim her anlamda birbirine benzeyen çocukların, anne ve babaların hatta ağaçların ve çiçeklerin gülüp oynadıkları duvarların ardında cennetten birer köşeymişçesine kurgulanan bir dünya gösterilir. Evet, yaşanılan kentten fazlası(!) vardır o reklamda. Bu yüzden de satar. İnsanlar “photoshop”lanmış böylelikle kusurlarından arındırılmış o dünyaya koşarlar. Satın aldıkları hayat asla o reklamdaki gibi olmaz, ama bir kere –mış gibi yapmaya başladıktan sonra gerisi yalan dünyaya yeni yalanlar ekleyerek çözülür gider.

Kente o reklamlar üzerinden bakıldığında, aslında rant uğruna ondan çalınanların o reklamda çok büyük bir hediyeymişçesine verildiği görülür. İstanbul’da birileri Gezi Parkı gibi kamusal bir yeşil alanın yıkımını konuşurken, o reklamlar “biz size yeşillikler içinde hobi bahçeleri sunuyoruz” der. Kentte kaldırımlar otoparklaşırken, o reklamlar site içinde metrelerce yürüyüş alanlarının olmasıyla övünür. Atatürk Kültür Merkezi, Emek Sineması gibi yapılar yıllardır başlarına ne geleceğini bilmeden beklerken, o reklamlarda reklamını yaptıkları sitede nasıl harika sosyal bir hayat olacağından bahsedilir. Kentte yitirtilenler o reklamlarda birer pazarlama aracı olarak tek tek ortaya çıkar.

New Yorklu Elmslie Osler Architect mimarlarının tasarladıkları “Harlem Çatıkatı Tarlası” projesine bakıldığında kentten yitenlerin ona dönüşünün nasıl başka türlü olabileceğine dair bir fikir görülüyor. Burada mimarlar New York gibi bir kentte kendi ürettikleri taze meyve sebzeyi yemek isteyen insanlar için kentten çok uzaklarda, kaf dağının ardında olmayan bir yer tasarlıyorlar. Tasarladıkları bu çatı katı tarlası ile by the city / for the city adlı kentsel tasarım yarışmasında birincilik kazanıyorlar.
Projeye bakıldığında kentin merkezinde kurgulanan kamuya açık bu yer ile kent yitirdikleriyle çatı katında dahi olsa buluşma imkanı buluyor. Dört bir yanın binalarla sarıldığı bir yerde dahi yeşil, mimarlığın araçlarıyla yeniden üretilebiliyor.

Artık çoğu insan sanki mümkünmüşçesine kentin sorunlarını yaşamadan kentli olmak istiyor. Çemberin dışında durmak, ama istediği zaman ona çizilmiş özel rotalardan olmak şartıyla çemberin içine girmek istiyor. Mimarlık işte tam bu sırada çoğunlukla o çemberin çizgilerini, içindeki o güvenli rotaları çizmekle yükümlü oluyor. Kapalı siteleri, kentteki soylulaştırma ve dönüşüm projelerini hep bu çizgiler kuruyor. Çizgiler yeniden çizilirken o yeni çizilen çizgilerin dışında kalanlara bu sırada yalnızca beklemek düşüyor; zamanın, hayatın onlara iyi davranmasını beklemek. Kapalı site reklamlarında anlatılan tüm o cicili bicili dünya aslında kentte çözülmeden geçiştirilen, yok sayılan tüm sorunları işaret ediyor. Mimarlık kentin sorunlarını ya bir yalan paketiyle geçici olarak çözmek ya da kentin gerçekleriyle birebir uğraşmak arasında gidip gelirken çoğu zaman daha karlı ve kolay olduğundan yalanlardan oluşan çözümü seçiyor. New York’taki bir çatı katı tarlası ise duruşuyla mimarlığa dair bunca şeyi hatırlatmayı başarıyor.
Yorumlayan: Pelin Çetken
Kaynak:
www.designboom.com

Kente o reklamlar üzerinden bakıldığında, aslında rant uğruna ondan çalınanların o reklamda çok büyük bir hediyeymişçesine verildiği görülür. İstanbul’da birileri Gezi Parkı gibi kamusal bir yeşil alanın yıkımını konuşurken, o reklamlar “biz size yeşillikler içinde hobi bahçeleri sunuyoruz” der. Kentte kaldırımlar otoparklaşırken, o reklamlar site içinde metrelerce yürüyüş alanlarının olmasıyla övünür. Atatürk Kültür Merkezi, Emek Sineması gibi yapılar yıllardır başlarına ne geleceğini bilmeden beklerken, o reklamlarda reklamını yaptıkları sitede nasıl harika sosyal bir hayat olacağından bahsedilir. Kentte yitirtilenler o reklamlarda birer pazarlama aracı olarak tek tek ortaya çıkar.

New Yorklu Elmslie Osler Architect mimarlarının tasarladıkları “Harlem Çatıkatı Tarlası” projesine bakıldığında kentten yitenlerin ona dönüşünün nasıl başka türlü olabileceğine dair bir fikir görülüyor. Burada mimarlar New York gibi bir kentte kendi ürettikleri taze meyve sebzeyi yemek isteyen insanlar için kentten çok uzaklarda, kaf dağının ardında olmayan bir yer tasarlıyorlar. Tasarladıkları bu çatı katı tarlası ile by the city / for the city adlı kentsel tasarım yarışmasında birincilik kazanıyorlar.
Projeye bakıldığında kentin merkezinde kurgulanan kamuya açık bu yer ile kent yitirdikleriyle çatı katında dahi olsa buluşma imkanı buluyor. Dört bir yanın binalarla sarıldığı bir yerde dahi yeşil, mimarlığın araçlarıyla yeniden üretilebiliyor.

Artık çoğu insan sanki mümkünmüşçesine kentin sorunlarını yaşamadan kentli olmak istiyor. Çemberin dışında durmak, ama istediği zaman ona çizilmiş özel rotalardan olmak şartıyla çemberin içine girmek istiyor. Mimarlık işte tam bu sırada çoğunlukla o çemberin çizgilerini, içindeki o güvenli rotaları çizmekle yükümlü oluyor. Kapalı siteleri, kentteki soylulaştırma ve dönüşüm projelerini hep bu çizgiler kuruyor. Çizgiler yeniden çizilirken o yeni çizilen çizgilerin dışında kalanlara bu sırada yalnızca beklemek düşüyor; zamanın, hayatın onlara iyi davranmasını beklemek. Kapalı site reklamlarında anlatılan tüm o cicili bicili dünya aslında kentte çözülmeden geçiştirilen, yok sayılan tüm sorunları işaret ediyor. Mimarlık kentin sorunlarını ya bir yalan paketiyle geçici olarak çözmek ya da kentin gerçekleriyle birebir uğraşmak arasında gidip gelirken çoğu zaman daha karlı ve kolay olduğundan yalanlardan oluşan çözümü seçiyor. New York’taki bir çatı katı tarlası ise duruşuyla mimarlığa dair bunca şeyi hatırlatmayı başarıyor.
Yorumlayan: Pelin Çetken
Kaynak:
www.designboom.com



