Şimdi ve Burada

Mekanar ekibinden

Tuhaf günler yaşıyoruz…

Tuhaf günler yaşıyoruz çünkü toplumca bir “akıl tutulması” içindeyiz. Bizlerden taraf olmamız isteniyor. “Ya o, ya bu” deniyor. Eğer bir tarafta değilsen doğrudan diğer tarafta olduğun varsayılıyor. Ucuz ve keskin bir kutuplaşmanın kalın çizgileri arasında yaşamlarımızın en önemli detayları yok sayılıyor. Birey olma, aklımızı kullanma, duygularımızı ifade etme, kendi tercihlerimizle ve özgür irademizle yaşama hakkımız elimizden alınıyor. Düşünen ve hisseden bir “toplum” değil, sadece refleksleri ile hareket eden bir “sürü”ye dönüştük.

Aslında bize sunulan her iki kutbun aynı şeyi söylediğini görmekte zorlanıyoruz. Her iki taraf da esasen “hizaya girin” diyor. Muhafazakar kesim geleneklerimize, örf ve adetlerimize, yani toplumumuzun hazır verili olduğunu düşündükleri değerlerimize referansla “hizaya gelin” diyor. Diğer tarafsa Cumhuriyet’in ilkelerine referansla “hayır siz bizim hizamıza gelin” diyor. Her ikisinde de aşkın kavramlar, mutlak bir inanç ve her ikisinde de hizaya çekme yani insanlara ne yapacaklarını öğretme arzusu var. Ama esas olarak her iki kesimde aynı yalanı söylüyor; “benim dediğim doğru” diyor. Her iki kesimin de derdi, sahip olduklarını muhafaza etmek.

Bu kadar yalanın arasında hayatın içinde mutlak doğru diye bir şeyin olamayacağı unutuluyor.

Kara Sevda ya da Büyük Erteleme
Otorite, büyük bir aşkla kendisine inanılmasını ister. Bu, aşktan öte kara sevdadır. Düşen iyi bilir; kara sevda, sevenin bir gün sevilen tarafından kendisinin de sevileceğine duyduğu kör ve mutlak inançtan beslenir. Kara sevda bir gün sevileceğine inanılarak, bugünkü sevilme ihtiyacının ertelenmesidir.

Din en önemli erteleme araçlarından. Siyasallaşmış din, toplumu kontrol altına almak için dini kullanır. “Başbakana dokunmak büyük sevaptır” anlayışı aslında temel yaşam hakları ellerinden alınmış insanlara, içinde yaşadıkları olumsuz koşulların sorumlusu öteki(ler)miş gibi gösterip; sabretmelerini, susmalarını, beklemelerini, ertelemelerini söylüyor. Tıpkı öbür dünya için burada iman etmeleri gerektiği gibi.

Diğer tarafta ise Atatürk’e dokunmak bile büyük günah. Ama denklem aynı: “Muasır medeniyet seviyesi”ne ulaşmamıza hep ötekiler engel oluyor. Yaşamlarımız ertelenmeli; bugün, gelecek için feda edilmeli; kişisel tercih ve farklılıklar bir kenara bırakılmalı; bir olunmalı ve bütünlüğümüz bozulmamalı düşüncesi dayatılıyor.

Kara sevdanın ateşi, asıl büyük ertelemeyi, kapitalizmin ertelemesini görmemizi engelliyor. Her tür insanca ilişkinin ve hakkın paraya endekslendiği, eşitsizliğin ve yoksulluğun doğallaştırıldığı, bizi ekolojik bir topyekun yok oluşa doğru götüren kapitalist sistem, çalışırsan başarıya ulaşacağını, senin de refah içinde yaşayan mutlu azınlıktan olacağını söylüyor. Bunun için körcesine, sürekli çalışıyor ve tüketiyoruz ama bir türlü tatmin olamıyoruz; bize vaat edilen o güzel günler bir türlü gelmiyor.

Şimdi ve Burada
Hepimiz özgürlük, eşitlik, insanca yaşam gibi kavramlara sahibiz. Etrafımıza baktığımızda çevremizdeki herkes, buna bütün siyasetçiler de dahil, bu kavramlardan bahsediyorlar. Peki o zaman neden bu kadar kutuplaştık, toplumca ajite olduk ve hayatlarımızdan memnun değiliz?

İşe en temelden, kendimizden ve diğerleri ile olan ilişkimizden başlamalı.

İnsanlar arasındaki güç ilişkilerini tanımlayan siyaset, sadece kendilerine siyasetçi denilen kişilerin icra ettiği değil, gündelik hayatımızın her anında birebir içinde yaşadığımız “şey”dir. Eğer “öteki”, “ben olmayan” ise, kendimiz ve diğerleri arasındaki her tür ilişki siyasetin içindedir. İki insan bir araya geldiği an başlar ve çeşitlenir. İki arkadaş, çocuk ile anne ve baba, iki kardeş, iki sevgili, kadın ve erkek, işveren ve çalışan, hoca ve öğrenci, Müslüman ve Alevi, Kürt ve Türk, homoseksüel ve heteroseksüel ve nihayetinde iktidar ve toplum arasındaki ilişki kaçınılmaz olarak siyaset üretir.

Aslında özgürlük, eşitlik, insanca yaşam gibi kavramlar birer soyut ideal ve henüz gerçekleşmemiş ihtimaller. İhtimalin nerede, ne zaman, nasıl, ne şekilde gerçekleştiği sadece bize kalmış. Önemli olan bu kavramlar ile “şimdi ve burada” ne yaptığımız; kendi hayatlarımızda, diğer insanlarla ilişki kurarken “ideal” ile “gerçek” arasındaki mesafeyi ne kadar kapayabildiğimiz. Bu hiçte kolay bir iş değil. Hayat her defasında yeni bir denklem ile karşımıza çıkar; her defasında nasıl bir özgürlükten, nasıl bir eşitlikten, nasıl bir insanca yaşamdan yana bireyler olacağımızı yeniden kurmamız gerekir. Burada ezberlere, reçetelere, formüllere hiç yer yok.

Bize “duygu ile yıkanmış bir akıl” lazım…

Hakkı Yırtıcı, Pelin Çetken, İlke Tekin, Erdem Üngür