Dikey Yatak
Pelin Çetken, Hakkı Yırtıcı
Gündelik hayat hep bir koşuşturmaca, bir yerlere yetişme içinde geçiyor. Şöyle bir rahat nefes almaya, durmaya, dinlenmeye fırsat yok. Hal böyle olunca, aklı evvel tasarımcılardan biri de en temel insan ihtiyaçlarından biri olan uyumanın binlerce yıllık “yatay” geleneğini alt üst edip “dikey” bir yatak tasarlamış. Oradan oraya koştururken eğer nefes alacak bir zaman bulabilirseniz hemen dikey yatağınızı kuruyor ve uyukluyorsunuz. Şip şak bir uyku sonrası ise her şeye kaldığı yerden devam. Görünen o ki artık insanın yatağında huzur içinde ölmeye bile vakti yok.
Hayat Bilgisi
1+1’e Geçerken Yaşanan Cinsel Devrim
Volkan Taşkın

Şimdi kendinizi Viyana’da bir kafede düşünün. Genç, ekonomik bağımsızlığını kazanmış bir kadınsınız. Konu, yaşanılan evlerden açılıyor ve siz de şehrin dışında 50 m2 stüdyo dairede yaşadığınızı söylüyorsunuz. Bazıları için konu ilginç gelmiyor ki, evlerden sohbet politikaya oradan da günlük yaşamla ilgili sıkıcı olaylara dönüyor. Konu masada kapanıyor ve herkes evine gidiyor.
Aynı hikayeyi İstanbul’a taşıyalım. Genç ve ekonomik bağımsızlığını kazanmış bir kadınsınız (pardon kızsınız, bizde kadına kadın denmez.) ve 3 erkekle aynı masada sohbet ediyorsunuz. Laf yine dönüp dolaşıp yaşadığınız eve geliyor ve siz de Ataköyde (ya da benzeri bir uydukentte) 50 m2 1+1’de yaşadığınızı söylüyorsunuz. İşte o an, sizin artık “kötü kadın” olarak etiketlendiğiniz an olabilir, dikkatli olun.
Ülkemizde stüdyo daire eşittir garsoniyer diye toplumsal olarak her katmanda kabul görmüş bir durum söz konusudur. Hatta en laik ile en sofusu bile hiç bir konuda anlaşmasa da, konu 1+1’e gelince aralarında tam mutabakat sağlar. Laik kesim (bayılıyorum bu lafa!) Ataşehir, Ataköy gibi uydu kentlerde konuşlarken “zevk evlerini”; daha dindar kesim ise Başakşehir başta olmak üzere İstanbul’un Belediye destekli yeni gelişim alanlarını “ikinci karıları” için uygun ikamet alanı olarak görmektedir. Bu yüzden de, dünyanın diğer kentlerinde öğrencilerin, bekar yaşayanlarn ve genç çiftlerin hayat kurtarıcısı olan “stüdyo daireler”, Edirne’den buraya bakan tarafta, bir çeşit cinsel devrimin gizli özneleri konumundadır. Erkeklerin sahibi olmaktan gurur duyduğu, zaman zaman da kendi aralarında anahtar değiş tokuşu ile arkadaşlarına peşkeş çektikleri bu mekanlar, eğer bir kadın tarafından sahipleniyorsa o kadın ya ikinci eş, ya da “dost hayatına meyilli” hafifmeşrep biridir pek çok erkeğin gözünde.
Hatta tam da bu yüzden ülkemize özgü çok garip durumlar yaşanır stüdyo daireler üzerinden. Mesela, kiraları normal aile tipi evlere (2+1 ve fazlası) göre daha yüksektir çünkü emlakçı ve ev sahibi için “karıya para yedirmeyi biliyorsa, bana da üç kuruş fazladan versin” şiarı geçerlidir. İkincisi, bazı namusuna düşkün aileler 1+1 stüdyo dairesi olan binadan ev almak istemezler, almak zorunda kalsalar da bu daireler ile aynı katta olmayı kabul edemezler. Bu düşünce o kadar güçlü bir toplumsal trend yaratmıştır ki, geçen yaz katıldığımız TOKİ Kayabaşı Toplu Konut yarışması şartnamesinde istenenlerden biri de “Stüdyo daireler ile diğer dairelerin aynı katta olmaması” şartıydı. Bu da herhalde ülkemize özgü bir tez konusuna ilham kaynağı olabilir: “Toplu Konut Tasarımında Pezevenklik Faktörü ve Etkileri: Stüdyo Dairelerin Yerleşim Şemaları”
Alıntı
Charles Pierre Baudelaire
Her zaman sarhoş olmalı. Her şey bunda: Tek sorun bu.
Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman’ın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalı.
Ama neyle? Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun.
Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üzerinde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun, “saat kaç” deyin; yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir karşılığını: “Sarhoş olma vaktidir. Zamanın inim inim inleyen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına. Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz.”
Sözlük
Aydınlatma Elemanı
1. Bulunduğu mekanı,yapay ışık ile renklendiren teknik çözüm
Nesnesi. 2. Son dönemin şantiye modası. Bitmemiş yapıların (yani şantiye
aşamasındaki boş iskeletin) 'biz bunu bitirmeden de satarız' düşüncesiyle, her katına bir kaç adet yerleştirilen, bildiğin elektrik yakan pazarlama aracı. 3. Mimari dil denilen dili, havalı hale sokan kelimelerden bir diğeri. 4. Genelde doğal aydınlatma tercih edildiğinden ailenin ortanca çocuğu muamelesi gören, geceleri hatırlanan ve bir tek müzecilerin sevdiği ışık kaynağı
Saptamalar
Ön yargılı, tarafl, modernist sayfa. Ayda bir yayınlanır.
Bu sayının ekibi: Pelin Çetken (Dikey Yatak), Mine Koç (Köşe yazısı), Hüseyin Penbeoğlu (Aydınlatma Elemanı sözlük maddesi), Volkan Taşkın (1+1'e Geçerken Yaşanan Cinsel Devrim), Hakkı Yırtıcı (Dikey Yatak).
Saptamalar mimarlık ve tasarım dünyasına kendine özgü dili ve bakışı ile eleştiren, klişelere karşı duran, absürtlükleri gösteren, kısacası her şeye tersten bakan bir köşedir. Bu konularda beraber düşünmek ve üretmek istiyoruz. Her tür çarpıtma, sallama, sanrıma, saplama, saptama, sarsma serbest. Saptamalar’ın bölümlerine katkıda bulunabilir, yeni bölümler önerebilirsiniz.
Yayınlanmasını istediğiniz doküman ve çalışmalarınızı en geç her ayın 25’ine kadar saptamalar@mekanar.com adresine yollayabilirsiniz.
Mine Koç , Corbi'ye Soruyor
Bay Le Corbusier, modern çağ herkesin aklını başından almıştır. Modernite son 150 yıldır hep aynı şeylerden ve söylevlerden söz ediyor. Modernin arkasına saklanarak bütün eleştirilerden kurtulmak ve çağdaş olmak mümkün. Modern olan her şey mubah. Son derece sihirli bir sözcük oldu. Modern kelimesi bütün kapıları açıyor. Modern çağ nasıl başladı, gelişti hepimiz adlarımızdan dahi daha iyi biliyoruz; bunu emin olabilirsiniz.
Sizde yapılarınızda bir çok sorun yaşamışsınız, özellikle de Villa Savoy'da. Ev sahibesi kendini ve oğlunu hasta ettiğiniz gerekçesi ile sizi dava etmiş. O sırada çıkan Dünya Savaşı vesilesiyle paçayı sıyırmışsınız. Tabii ki yapmış olduğunuz her şeye saygım sonsuz ama lakin bakın sizde kusursuz değilsiniz. Sizler sanayi toplumunu yaşayan bireylerdiniz; biz ise böyle bir sanayi devrimi yaşamadık, ama çok iyi öğretildi bize. Nasıl yaşamadığımız bir şeyin parçası olabiliriz, yaşıyormuş gibi yapabiliriz. Niçin geçmişin gerçekleri ile bugünü yaşayalım?
Sayenizde mimarlar “dünyayı kurtarma” rollerini benimsediler. Üniversiteler, öğrencileri o kadar idealist bir dünyanın içinde yetiştirmeye çabalıyorlar ki, mezun olduklarında sudan çıkmış balık gibi hissediyorlar kendilerini (bu bizde bir deyim). Bu üstlendikleri misyonla kendilerini insanların yaşam kalitelerini yükseltmeye çabalamakta ve vaatler sunmaya devam etmekteler. O kadar bencilce hareket ettiniz ki, bütün dünyayı kendi düşüncenizin doğruluğuna ikna ettiniz. İşin garibi bizde sevdik modern yapıları ve unuttuk bize ait olanları. Her şeyi olduğu gibi hazır aldık sizlerden. Şimdilerde hepimiz kopyalayıp yapıştırma işlemleri ile çoğaltmıyor muyuz bu yapıları?
Soruyorum size nedir mimarlık, kimdir mimar? Yaşadığı toplumun ihtiyaçlarına cevap arayan mı, yoksa kendi kafasında kurguladığı mimariyi insanlara dikte eden mi? Çalışma hayatımda çok karşılaştım şu sözlerle: “Böyle mimar olur mu?”, “bir tuvalet yapmasını bile bilmiyor”, “yatak odama sığmıyor”. Dolayısıyla önce teknik konular halledilmelidir; ölçüler, ışık ,hava, binanın konumu bunlar oturmalıdır mimarın kafasına. Daha sonra bunun geliştirebileceğinin kanısındayım. Mimar kendini üst bir kimlikte gördüğü, toplum ile bütünleşemediği, çevresini anlayamadığı sürece kendini istediği yerde görebilir ama toplumun gözünde hiçbir şey bilmeyen biri olarak kalmaya mahkumdur.
Gelin yarattığınız modern dünyayı bir özetlemeye çalışalım: Artık her şeyin bir endüstrisi vardır; her şey bir endüstri haline gelmiştir; her şey seri üretilmelidir; seri şekilde para kazanılmalıdır; her şey şık paketler halinde satılmalıdır. “Kültür endüstrisi” diye terim var. Kültür zamanla oluşan bir şeydir. Ben buna süzülmüşlük diyorum; süzülerek uzun zaman aralıklarında oluşan bir birikim. Bir anda tüketilecek bir şey değildir. Lakin bunun bile satışı var artık.
Mimar her şeyden anlar, iş paraya gelinde paradan anlamaz deniyor. Hatta bizde bunu özetleyen harika bir deyim var: Bir adamı kumar, kadın, mimar batırır derler. Mimarın idealist bir dünyası vardır ve tabii ki pasta çok büyüktür ve başka paydaş istememektedirler. 2008 Arkipac’da İş Bankası’nın genel müdürünü görünce “ne işi var burada” diye kafama takılmıştı. Artık bu sektördeki potansiyelin farkında olan para aktörleri güzel şatış pazarlama teknikleri ile şehirler üretmekteler, insanlara çağdaş yaşam alanları sunmaktalar. Sizce gerçekten mimarlık dünyayı kurtarabilir mi?
Belki de bu kadar çok baskın olmamalıydınız. Neden Oscar Neimer, neden Louis Kahn değil de Le Corbusier bildiriyor hala, hiç bunu sordunuz mu kendinize? Çünkü hala bir gölge gibi peşimizdesiniz. Şu sözü çok severim: “Popülerlik ne iyi olduğunun garantisi, ne de kötü olduğunun kanıtıdır.”
Hoşçakalın…



