Manipülasyon
Demet Dinçer

Koşulan zorlu bir maratonun sonunda, çoğumuzun elinde avucunda kalan monotonlaşmış bir hayat olmuyor mu? Robotik kentli insan imajı için mi bu denli uğraşımız sanırım hepimizin kafasını kurcalayan sorulardan biri. Tam da bu nedenle hayattaki depresif ritme bazen müdahale etmek gerekiyor, yani bir nevi “olağanı” manipüle etmek…
“Manipülasyon” sözcüğü kendi içinde de çelişen, kimi alanlarda olumlu kimi alanlarda ise olumsuz anlam taşıması bakımından ilginç bir sözcük. Mesela, finansta sermaye piyasalarındaki alım-satımlarda işlemi yapanın kimliğini değiştirip haksız kazanç elde etmesine “manipülasyon” denir. Ya da “olağanı” değiştirmek, bilinenden farklı kılmak olarak tanımlanıyor ki bizim kelimeye yüklediğimiz anlam da bu genel tanım çerçevesinde kalıyor. Genel tanımı biraz daha derinleştirirsek, olağan şeyin değiştirilmesi, olağanın durumuna göre de göreceli bir sonuca ulaşabilir, değil mi? Yani “sıradan” sözcüğünü temel anlamıyla kullanırsak, bunun değiştirilmesi o “sıra”nın bozulmasından hoşnutluk da yaratabilir, hoşnutsuzluk oluşturacak olumsuz bir duruma da yol açabilir. Tüm bunları bir kenara bırakıp asıl sorgulamak istediğimiz mevzuya geri dönersek: Manipüle edilmiş herhangi bir “şey”, o “şey” hakkındaki var olan – hatta belki de “tabulaşmış” – düşüncelerimizi sorgulamamızı sağlıyor. Gerekli ya da gereksiz, sürecin sonu olumlu ya da olumsuz, ne fark eder? Bu sorgulama sürecini başlatma cesareti bile takdire değer!
TU Delft (Hollanda)'te Mimarlık Fakültesi yüksek lisans seviyesindeki Urban Body programında verilen bir ders: Materia. Sadece iki-üç hafta süren, haftada tek güne sığdırılmış birkaç saatlik bu ders, üç adımdan oluşuyor. İlk olarak “kendimizi” tanıtmamız isteniyor ki bu, bilindik formatların tamamen dışına çıkılarak yapılması gereken bir ödev oluyor. Kimi maketle, kimi posterlerle, kimi fazlasıyla fiziksel, kimi oldukça soyut bir şekilde kendini “tanımlıyor”. Ben insanın kendini tanımlarken gerçekçi olamayacağını savunanlardanım o esnada. Bu ilk adımın ikinci yarısında da bu tanımlamayı “farklılaştırmamız” bekleniyor. Kimi “yapabiliyor”, kimi ise yaptığına dokunamadan geri getiriyor. Gelelim ikinci adıma, bir bildiğimiz, bir bilmediğimiz, bir de fikir sahibi olduğumuz mekanı duyusal açıdan incelememiz bekleniyor. Bu mekanları incelerken de üç kişi oluyoruz ki herkesin mekan konusunda duyumsadıklarının ne denli farklı olabileceğini deneyimleyelim. Görev tamamlandıktan sonra bütünleştirici bir “son” ödeve geliyor sıra. Önceki adımlardan da anlayacağız üzere; özne olarak kendimizi, inceleyeceğimiz o fiziksel mekanı ayrı ayrı sorgulama sonrası, buranın farklılaşmasına dair manipülasyon fikirleri üretmemiz bekleniyor. Geçmiş ve şimdiki zamana ait fikirlerimizin keşfi üzerine, “başka nasıl” sorusuna cevap aramaya başlıyoruz.
Ines Lourenço (Portekiz) ve Gillian Brady (İrlanda) başarılı olan manipülasyon çalışmalarına, dersin ikinci safhasını gerçekleştirmek üzere seçtikleri bir mekanla, fakültenin kantiniyle başlıyorlar. İlk sordukları soru şu oluyor: “İnsanlar sembollere inanırlar mı? Bu semboller aktivitelerimizi modifiye eder mi?”.
Kantindeki genel kullanıma değinirsek; özellikle öğle aralarında çok yoğun olduğunu, boş masanın kalmadığını ancak tüm masalarda yer yer boş sandalyelerin bulunduğunu söyleyebiliriz. Ines ve Gillian, yoğun bir öğle arasında tam merkezdeki iki uzun masaya “RESERVED” yazısını yerleştiriyorlar –ki böyle bir rezerve edilme durumu kantinde söz konusu bile değil. Tam 18 sandalye de bu masalara yaslanmış bir şekilde “rezerve edilmiş” halde hayali konuklarını bekliyor. İnsanlar ellerinde tepsileri ile hiç tanımadığı insanların masalarındaki boş yerlere oturmaya başlıyor. Herkes söyleniyor, nasıl rezerve olabileceğini sorguluyor, ancak kimse o masalara oturmuyor. O sırada Ines ve Gillian da bir masada oturmuş, insanların tepkilerini gözlemliyor.
Kantin genel görünümü
“Reserved” yazısı ile ayrılmış masalar
İkinci başarılı denemelerini Mimarlık Fakültesi’nin kütüphanesinde gerçekleştiriyorlar. Altında inandırıcılığı arttırmak adına “TU Delft” logou olan “Lütfen kütüphaneye girmeden ayakkabılarınızı çıkartınız” yazılı bir A4 kağıdı kütüphane girişine yapıştırıyorlar. Yine inandırıcılığı güçlendirmek adına, getirdikleri birkaç ayakkabıyı da kendi çıkardıkları ayakkabıların yanına koyarak kütüphaneye giriyorlar. Girişteki kapının camlı olması nedeniyle, içeriye girdikten sonra görünebilecekleri bir konumda çorapları ile “olağan” bir tavır takınıyorlar. Türkiye için daha olası olan bu görünüm kuşkusuz Delft’tekiler için çok farklı bir durum oluşturuyor. Ama unutmayın, burası bir kütüphane!

Kütüphane giriş kapısına asılmış olan yazı Girişteki ayakkabılar
Ve sonuç… Kimi öğrenciler ayakkabılarını çıkarıp içeri giriyorlar, kimileri kontrol etme amacı ile camlı bölüme doğru yaklaşarak içerideki çoraplı insanları gördükten sonra vazgeçip gidiyor ya da onlara katılıyorlar. Kimileri ise daha yazıyı görür görmez vazgeçiyor. Bu durum bir kişinin bu zinciri kırması ile sona eriyor.

Kütüphanenin manipüle edilmiş hali ve karikatürize edilmiş manipülasyon imajı
Materia’yı bir kenara bırakırsak… Dünyada aslında kendi yaptıkları eylemi “manipülasyon” olarak adlandırmasalar da, buna benzer daha büyük çaplı etkinlikler düzenleyen gruplar mevcut. Başta verilecek en güzel örneklerden biri, çeşitli ülkelerde hatta kentlerde gruplaşmış “Flash Mob”cular oluyor. Sydney’deki ekibin 2008 yılında 2200 kişinin katılımı ile gerçekleştirdiği, kentin merkezinde katılımcıların üç dakikalık bir süre boyunca donup kalması ve insanların bu durumla yüzleştiklerinde takındıkları ifadelerin kayda alınması çok başarılı bir deneme olmuştur. Birbirini tanımayan binlerce insanın bir araya gelip organize olması, Sydney’in en yoğun akslarından birinde gayet profesyonel oyuncular gibi günlük hayata dâhil olup o süre zarfında donup kalmaları şaşkınlıkla izleniyor. Buna benzer birçok Flash Mob grubu ve etkinlikleri bulunmaktadır ki ülkemizde de bazı gruplar oluşturulmuş ve henüz çok başarılı olmasa da çeşitli etkinlikler düzenlemişlerdir. Bir süpermarkette, ya da bir mağazada, her an her yerde karşılaşabileceğiniz “şaşırtıcı” olan her türlü eylemde boy gösterebilirler.
Sydney’deki Flash Mob
Aslında Flash Mob’un, belirli bir amaca yönelik, belki de bir protesto niyeti ile bu aktiviteleri organize ettiği sanılmaktadır ancak amaç sadece olağanı farklılaştırmaktan ibarettir. Bu farklılaştırma, yapılan bir çok örnekte de görülebileceği üzere, insanların kafalarında soru işaretleri ile “eylemcilere” bakmalarına, ve aslında “izlenenlerin” değil “izleyenlerin” şaşırtıcı olduğuna değinmektedir. Manipüle edilen bir durumla karşılaşıldığında ne denli “bildiklerini kaybetmiş” bir çocuğa döndüğümüzü resmetmektedir. Bazı manipülasyonlar sponsorlu, uzmanlarınca organize edilmiş dolayısı ile de bir hedef doğrultusunda yapılmıştır ancak bu durumda da tepkilerden yine biraz önce belirttiğim o “eğlenceli durum” oluşmaktadır. En başarılı örneklerinden biri bence Belçika’daki Antwerpen İstasyonun’da dansçıların, istasyondaki o soğuk anonsların ortasından yükselmiş “Do-Re-Mi” şarkısı ile dans etmeye başlamalarıdır. Tarihi Antwerpen istasyonundaki o hol yavaş yavaş çoğalan bir grup insanca doldurulmuş, birbirine hiç bakmadan sembolleri takip eden nice yolcu o dakikalarda şaşkınla duraksamış, ve bu gruba “bakar” olmuştur. Bir süre sonra karşılaşma, bir buluşmaya dönüşmüş; izleyenler de ritme ayak uydurmuş ya da fotoğraf makinelerine sarılmışlardır.

Antwerpen (Belçika) İstasyonu’ndaki Dansçılar ve “izleyenler”
Bazı manipülasyonların başarısı, sonuç olarak “faydalı bir eyleme” yol açmasında gizlenmiştir. Şu ara internette sıkça rastlayabileceğiniz İsveç’teki piyano tuşları haline çevrilmiş merdiven videosu, tam yanında yer alan yürüyen merdivenlerin popülaritesini sarsmış; insanların eğlenir bir şekilde merdiven kullanmalarını sağlamıştır. Sensörler yardımıyla her adımlarında farklı bir nota duyan insanlar merdivenlerde gereğinden fazla zaman geçirmeye başlamışlardır. Bu manipülasyon deneyi de sponsorlu ve belirli amaca yönelik gerçekleştirilmiştir. “The Fun Theory” adını verdikleri, reklamlarında kullandıkları başlığı şu şekilde açıklamışlardır: “Fun can change behaviour for the better”

Piyano merdivenin yapım aşaması
Son bir örneğe daha değinirsek… Ünlü bir “talk-show” programı için üç genç, geçtiğimiz hafta, üniversitedeki bir dersi manipüle ederek (sabote ederek değil, gerekli izin ders yürütücüsünden alınmıştı!) “komik” sahneler yakalamaya çalıştı. İstedikleri görüntülere ne yazık ki ulaşamadılar ancak biz, durumun aslında ne denli traji-komik bir gerçeği ortaya çıkardığına şahit olduk. Birinci sınıftaki mimarlık öğrencilerimiz, dersin ortasına neşeli bir müzikle giriş yapan ve göbek atmaya başlayan bu gençlerden çok, şaşkınlıkla ders yürütücüsüne bakıyorlardı! Sebebi, kafalarında oluşmuş ve hatta tabulaşmış olan “hoca” imajının tepkisine göre bir reaksiyon gösterme ya da göstermeme kararı alacak olmalarıydı. Kısacası, manipülasyonun ve organizasyonun başarılı olup olmadığını bilmem ama, bazı tabuların manipüle edilemez olduğunu, daha doğrusu manipülasyonun o kötü anlamıyla bir “korku” etkisi yaratabildiği görülebilmektedir.
“İzleyici” bile olmadan, “izlenecek” bir şey görmeden olağanlaşmış hayatımızdaki olağan kılınmış işimizle meşgul bir şekilde yaşıyoruz. Her şeyin olduğu halini muhafaza etmeye çok meraklı oluşumuz, aslında aksini düşünememekten kaynaklanıyor. Sıradanlaşanı değiştirmek bile ürkütücü bir tablo olarak sunuluyor, ve ülkemizde “manipülasyon”, eğlence amacı için dahi olsa, fazla kabul edilebilir karşılanmıyor. Yine de biz, bir şeylerin göründüğü açıdan farklı bir noktaya geçerek aynı “şeye” bakmanın, ve “olağanı” sorgulamanın başta kendimize fayda sağlayacağını düşünerek bir adım atmalıyız. Ne dersiniz?
Kaynaklar:
http://www.news.com.au/technology/story/0,25642,23915330-5014108,00.html
http://theinspirationroom.com/daily/2009/do-re-mi-in-antwerp/



