Yakın Geleceğin Mimarlıkları (J. G. Ballard Üzerine)

Simon Sellars; Nic Clear İle Söyleşi

Ballard’ın mimari analizlerinin kapsamlılığının ve karmaşıklığının tanınmasıyla yakın zamanda akademik ve popüler kültür çevrelerince övgü, analiz, yeniden tasavvur ve müfredat programı olarak şekillenen büyük miktarda söylem üretildi. Örneğin etkili mimarlık bloglarından BLDGBLOG’da Geoff Manaugh şöyle diyor:

J.G. Ballard’ın kurgusundan öğrenecek çok şeyimiz var. Le Corbusier’den öğrendiklerimizden daha çok. Geleceğin iyi şehir biçimi Brown & Root tarafından inşa edilmiş bir mülteci kampı; dünyanın en büyük mimarlık müşterisi Amerikan Savunma Bakanlığı; denizaşırı askeri kamplarda yaşayanlar Mies van der Rohe tarafından tasarlanan evlerde yaşayanlardan daha fazla. Ve halen Mies van der Rohe öğreniyoruz.

Le Corbusier, tarihe bakıldığında sözüm ona egosantrik, kullanıcılarının basit ihtiyaçlarını göz ardı eden mimari bir ütopyayı gerçekleştirmek için hazırlanan görkemli planlarla hatırlanırken, Manaugh’a göre Ballard yapılı çevrenin kullanıcılar ve sakinleri üzerindeki psikolojik etkileri eserlerinde titizlikle analiz etmesi nedeniyle giderek artan bir öneme sahip olmaktadır. Bu, “mimari çevreye karşı değişmeyen memnuniyetsizliğin sessiz bir saldırganlık ve bahsedilmeyen bir varoş korkusu (angst) haline gelmesi” teşhisini de içermektedir. Manaugh’a göre Ballardyen mekanın psiko-uzamsal doğası en iyi şekilde Concrete Island, High-Rise ve Super-Cannes adlı eserlerde belirtilmiştir.

Yaratıcı sanatlarda, Birmingham kökenli sanatçı Michelle Lord, Britanya’daki brütalist mimarlık mirasını sorgulamak amacıyla “Concrete Island” ve Ballard’ın kısa romanı “The Ultimate City”den bazı imajlar içeren görseller sergiledi. Lord’un çalışması açıkça brütalizmin sosyal idealizm ütopyasını ve komünal, tarihi yapılı çevreyi göz ardı eden modayı eleştiriyor. Lord, “The Ultimate City”nin özündeki duygu karmaşasını, uzak bir gelecekte, teknoloji sonrası dünyada tasvir ettiği yeşil ve steril bir ekotopya uğruna vazgeçilen şiddetli ve kaotik kentsel çevrenin ardından endüstriyel peyzajın çöküşü için tutulan kalıcı bir yasta başarıyla yakalıyor.

Akademik olarak Ballardyen çalışmalar mimarlık okullarında yeni ortaya çıkan bir disiplin. Londra temelli mimarlık ofisi Azhar Architecture, web sitesinde bulunan “Mimarlık Okullarında Neler Tavsiye Ediliyor: Bir Örnek” başlıklı listede Corbusien bir apartman bloğundaki sosyal düzen çöküşünün izini süren High-Rise; Rem Koolhaas, Mike Davis, Deleuze & Guattari ve Guy Debord gibi isimlerin işleriyle yan yana durmaktadır. Kolombiya Üniversitesi İngilizce ve Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nden Prof. Ursula Heise “Modern ve Postmodern Şehirler” adında 20.yy edebiyatında metropol ve kent yaşamı tasvirlerini inceleyen bir ders veriyordu. İlk dönem “The Concentration City” (1957) ve “Billennium” (1962) adlı, büyük şehrin algısal aşırı yüklenmesini en etkili şekilde yansıtan portrelerden, iki Ballard kısa hikayesine ayrılmıştı. Kavramsal olarak hikayeler farklı kutuplardalar, tematik olaraksa yekpareler: Mimarlığın geç kapitalizme olan mutlak yabancılığı. “Billennium” kamusal ve özel mekanların zorba bir mimarlık tarafından bütünüyle daraltılmasından bahsederken, “Concentration City” şehrin sonsuza dek uzayan, limitsiz, sınırlarının merkezi oyuncu tarafından yerleştirilmesi mümkün olmayan, o oyuncu ki ne kadar uzağa giderse gitsin başladığı yere gelecektir, bir yer olduğu önermesi üzerine kurulmuştur.

Fakat bahsedilmesi gereken kuşkusuz en iddialı akademik program, Nic Clear ve Simon Kennedy tarafından Bartlett Mimarlık Okulu’nda 2007-08 döneminde verilen “Çarpışma: Yakın Geleceğin Mimarlıkları” (Crash: Architectures of the Near Future) adlı derstir. Clear ve Kennedy için Ballardyen mimari mekanın spekülatif doğası çok önemlidir. Sentetik mekanın temsillerini oluşturmak için film, animasyon, video ve hareketli grafik (motion graphic) teknikleri kullanan ders, öğrencileri Ballard yazımının geniş yelpazesinden mimari temaları incelemeye davet ediyor. Amaç, süpersatüre bir teknolojik dünyanın doğal problemlerini tutarlı şekilde analiz etmek için Ballard’ın tutumunu sürdürerek gerçek ve sanal çevreleri planlayarak yerleştirmektir. Clear ve Kennedy, Manaugh gibi bizi Sinclair ve Chris Petit’in filmi “London Orbital”i sadece Ballard’dan değil ama aynı zamanda Sinclair’in yakından ilgilendiği psiko-coğrafik yeniden doğuştan etkilenmiş bir metin olarak göz önünde bulundurmaya götüren mimarlığın psikolojik etkilerine işaret ediyorlar.

J G Ballard, 20.yy’ın son yarısı ve 21.yy başındaki en orijinal ve farklı yazarlardan biridir. Yazıları ekolojik krizden teknolojik fetişizm ve ilerlemeye; kentsel çöküntüden banliyö halk kültürüne farklı konuları içermektedir ve kendisi bu konuları karşılaştırılamayacak bir zeka ve yaratıcılıkla işlemiştir. Mimarlığı ve mimarları anlayışı ve kehanetleri Ballard’ı mimari konu ve kavramların yazınsal artikülasyonundaki önemli isimlerden biri haline getirmiştir. İçinde yaşayanlarla empati kuran, gelecekteki evlerin tasvirinden; seks, uyuşturucu ve şiddetle tüketilen kapalı sitelerin kasvetli karakterizasyonuna, Ballard’ın dünyası oldukça ileri görüşlü ve acımasızca duygusuzdur. Unit 15 belirli yazılardan çok Ballard’ın yazınında bulunan temaları takip etmektedir. Unit 15, kısmen David Cronenberg’in “Crash” ve Jonathan Weiss’ın “The Atrocity Exhibition” ve daha az kapsamda Steven Spielberg’in “Empire Of The Sun” adlı eserleri olmak üzere Ballard’ın sinematik yorumlarını da incelemektedir. Başta Iain Sinclair’in “London Orbital”i olmak üzere Ballard’ın işlerinden etkilenen filmlere de bakılmaktadır. Kısaca Ballardyen olarak adlandırılabilecek kültürü bütün yönleriyle incelenmektedir.



Simon Sellars: Nic, “Çarpışma: Yakın Geleceğin Mimarlıkları” fikri nasıl ortaya çıktı?

Nic Clear: Uzun yıllardır Ballard yazınıyla ilgileniyordum; büyük bir Joy Division hayranıydım ve The Atrocity Exhibition’ı sadece aynı adla bir parça yazdıkları için okudum. Daha yakın geçmişte Ballard’ın işlerindeki konuların, mimari söylemlerin önlemeye çalıştığı yapılı çevredeki durumlara işaret ediyor oluşu beni etkiledi: Şöyle ki, şeylerin parçalanmakta ya da parçalanmış olduğu sosyal bir bağlamda insanların nasıl çalıştıkları. Mimarlık her zaman geleceğin bu mümkün olmayan güllük gülistanlık görünümünü sunuyor ve başarısızlık olasılığıyla başa çıkamaz gibi görünüyor ama sonunda her tür mimarlık bir şekilde başarısız oluyor.

SS: Ballard’ın işlerine öğrencileriniz nasıl tepkiler verdiler?

NC: Projeler çok başarılı oldular ve edebi bir çıkış noktasının kullanılması oldukça özgürleştiriciydi. Ballardyen temalar öğrencilere ne yaptıkları ama daha önemlisi niçin yaptıkları konusunda gerçekten spekülasyon olanağı sağladı.

SS: Öyle gözüküyor ki, Unit 15’den başka Ballard’ın işleriyle ilgilenmeye başlayan bazı mimarlar, mimarlık eleştirmenleri, mimari düşünüşe sahip sanatçılar ve de mimarlık okulları da mevcut.

NC: Kaç tane mimar işlerinde Ballard’dan etkilenmiştir emin değilim, özellikle de piyasa mimarlığında - belki de önümüzdeki ekonomik kriz mimarları, mimarlığın Ballardyen olasılıklarının farkına vardıracaktır. Akademik ortamda ve mimarlık eleştirisinde ~popüler’ kurgu için, eğer hala böyle bir şey varsa, genel bir küçümseme mevcut - mimarlık üzerine ve hakkındaki yazılar hala oldukça elitist ve ben Ballard’ı ciddi bir konu olarak tartışırken belirli bir dirençle karşılaştım. Yine de bence, Ballard’ın dahice işlediği gibi krizdeki bir sistemi içeren bir gelecekle yüzleşme arzusu var. Yakın zamanda Mike Davis’in nefes kesen makale dizisi Dead Cities’i okurken bunun sürekli ne kadar Ballardyen olduğunu düşündüm. Frederic Jameson ve Jean Baudrillard gibi Ballard’dan etkilenmiş yazarlar da hala inanılmaz derecede önemli ve etkileyiciler. Açıkçası, Ballard’ın erken dönemlerde küresel çevre sorunlarıyla özdeşleştirilmesi de pek çok kimseye hitap etmesini sağlamıştır. Ancak Ballard basit cevaplar vermekten öte hiçbir cevap vermemektedir ve bu da çoğu insanı rahatsız etmektedir. Şu anki ekonomik ve çevresel koşullara bakılırsa Ballard her zamankinden ileri görüşlü görünmektedir; sadece betimlediği durumlardan ötürü değil ama aynı zamanda bu durumlarla başa çıkabilmek için önerdiği bakış açısı ve zihin yapısıyla da.

Çoğu insan, Ballard’ın karakterlerini ve yaratılan senaryoları inanılmaz bir stoacılıkla karşıladığını düşünebilir. Ancak çoğumuzun hiçbir felaketle karşılaşmamış olmasından dolayı Ballard’ın bize karşı bir üstünlüğü bulunmaktadır. Bence, II. Dünya Savaşı sırasında Şangay’da yaşadıkları Jim’i insan ırkının hayal edilebilecek her çeşit dehşete katlanabilme ve onu uygulama yetisine sahip olduğuna inandırmıştır.



SS: Film ve edebiyat dünyasındaki, Ballard’ın da sezmiş olduğu anlaşılan, geniş kapsamlı ve yeniden canlanan bir trend bir dereceye kadar kıyameti arzuladığımız ve yabancılaşmanın limitlerini keşfetme şansını kucakladığımız fikri. Chris Nakashima-Brown bunu çok güzel açıklamış: Kıyamet sonrası senaryoların direnişi (diğer birçok felaket filmi gibi) devlet mekanizmasının yıkımı ve özel mülkün ortadan kalkması için duyulan gizli arzuyu dışa vurmaktadır. Daha derin bir psikolojik seviyede, kullanılabilir artifaktlar için altüst edilen nüfusu azalmış bir dünyada başıboş gezinme fikri, tüketim toplumundaki kişisel yabancılaşma alanımızı ortaya koymaktadır.

NC: Çoğu insan bu tür senaryolar hayal ediyor olabilir ancak iş kendi lükslerini kaybetmeye gelince en kolay çıkış yolunu sunandan yana oy kullanırlar ki bu çoğu zaman başkasına suç atmayı içerir. Günümüz ekonomik ve sosyal yapılarının parçalanmaya başlamasının en can sıkıcı tarafı, yeniden yapılandırma ve organizasyonun özgürleştirici potansiyelini kucaklamaktansa, politik olarak işlerin daha da muhafazakarlaşabilecek olmasıdır. Şüphesiz bu da Ballard’daki ana temalardan biridir. 70’lerde, ~three-day week’ ve ~winter of discontent’ zamanında, parkları çöplük olarak kullanılan Londra’da yaşadım ve benim için elektrik kesintileriyle ve okul tatilleriyle harikaydı zaten. Bunların içinden sonra punk doğdu. Bununla beraber işin kötü yanı Thatcherizm’di. Şüphesiz önümüzdeki birkaç sene büyük şirketler için felaket olacak ve düşüş çoğu kişi için zor olacak ancak bu sefer başka bir “yeni normal”e uyum sağlayacağız. Hatta uzun vadede bu toplumumuz için daha iyi bile olabilir. Kişisel olarak bu benim üçüncü büyük ekonomik krizim ve bu dönemler her zaman en üretici zamanlar olmuşlardır: Eğer kimsenin parası yoksa, paranın önemi kalmaz.

SS: Ballard ve mimarlık tartışılırken ilk akla gelen kitap High-Rise. Konuyla alakalı olarak başka hangi işlerinden bahsedebiliriz?

NC: Hangileri alakasız diye sormak daha kolay olacaktır ve bunun cevabı büyük olasılıkla hiçbiri! Çarpışma (Crash) benim şahsi favorim, ondaki sapıklığı seviyorum, bütün modernist teknoloji fetişizmini alıyor ve yıldız olma gibi çağdaş takıntılarla harmanlıyor. Problemse, kitap oldukça hardcore iken (sızıntı yapan yarıklar, çoklu cinsellik ve büyümüş bedensel teknoloji olarak araba) filmin softcore (Debra Unger’in jartiyer sahneleri) olması. Çarpışma, Bataille’in ~The Story of the Eye’ ve Duchamp’in ~The Large Glass’ adlı eserleriyle birlikte sürrealist bir başyapıt. SS: Geoff Manaugh’la söyleşimde kendisi Ballardyen mekanı ~psiko-uzamsal’ olarak nitelemişti. Sizin bu konudaki duruşunuz nedir? NC: Jameson’ın postmodern hipermekanını alıp, içinden post-yapısalcı jargonu çıkarır ve biraz kara mizah ekleyip düşüşteki herhangi bir Batı Avrupa endüstri kentinin periferisine yerleştirirseniz - özellikle Londra – oldukça yaklaşmış olursunuz. SS: Bu, Unit 15’in “sentetik mekan” araştırmalarıyla ilişkili mi?

NC: Sentetik mekan, gerçek ve sanal olanın birleşimidir; Ballard ve Burroughs gibi yazarlar sentetik mekanı yıllardır tanımlıyorlar. Mimari terminoloji içerisinde bunu, mimari temsillerin giderek mimari önermelere dönüştüğü bir zamanda, mekanlar ve temsilleri arasında ayrım yapamama olarak görüyorum.

SS: Ballard’ın çok katlı araba parkları konusundaki takıntısı meşhur. Sizce bunlar ona ne ifade ediyor? NC: 20.yy’ın tanımlayıcı sembolü motorlu araba ve kat otoparkları yarı saray yarı mozole yapılar. Garip bir şekilde, çoğu zaman güzel ve enteresan bir yolla çirkin ve sıkıcı olmaya eğilimliler. Bu çeşit bir sapıklık Ballard’ın estetiğini tanımlıyor.

SS: Doktora tezim için modernist mimariye karşı çağdaş duruşları araştırırken V&A’daki 2006 modern sanat sergisine gelen eleştirel tepkilerle karşılaştım. Simon Jenkins’in şeytani bir deliliğin eşiğindeki tepkisini görünce şok oldum. Hitler ile bir tuttuğu ve ~en güçlü oldukları için en kabahatli’ olarak nitelendirdiği modernist mimarlara özel bir ayrıcalık tanıyordu. (Ancak Deyan Sudjic’in cevap verdiği gibi bu tür bir karikatür ~modernist dışavurumun bütünsel ve kendi içinde çelişkili çeşitliliğini yanlış yansıtıyordu’.) Britanya’daki brütalist mimarlık neden böyle bir hiddeti provoke etmeye devam ediyor?

NC: Britanya ve kısmen İngiltere, mimari modernizme ~elitist’, ~avrupalı’ ve ~sosyalist’ olması nedeniyle hala gerçek bir şüpheyle yaklaşıyor. Brütalizm özellikle savaş sonrası refah devletinin başarısızlığında günah keçisi rolünü üstlendi. Bu tabii ki saçmalık. Asıl başarısızlık daha eşitlikçi ve demokratik bir topluma ulaşma yolundaki politik ve kültürel başarısızlıkta yatıyor.

SS: Diğer taraftan Jenkins’e antitez olarak Ballard şöyle diyor: ~Modernizme her zaman hayran oldum ve bütün Londra’nın Michael Manser’in müthiş Heathrow Hilton binası tarzında yeniden inşa edilmesini isterdim’.

NC: Ben Super-Cannes’daki Eden-Olympia’nın hep Manser gibi biri tarafından tasarlandığını hayal etmişimdir. Ama gerçeklerle yüzleşelim; Jim tarafından yapılan bu tür beyanlara her zaman güvenemeyiz, özellikle de The Guardian’ın çıkarı için yapılmışsa. Bütün o liberal korkuları ve yumruk sıkmaları hayal etsene.

SS: Davis’in ~City of Quartz’ eleştirisinde Ballard sınırlandırılmamış kentsel dağılım, desantralize metropol, göçebe havaalanı kültürü, kapalı siteler ve geleneksel yurttaşlık gururunun eksikliği’ni olumluyor. Mimarların ve şehir planlamacılarının bunların çoğunu yapmak durumunda olduklarını ileri süren Ballard, onların büyük vizyonlarını çevreye empoze etmeye çalışan kibirli mimar idealini onaylamaktansa, çevreyi kendilerine rehber yaparak önsezili davranmaları gerektiği önermesini yapıyor (Bu High-Rise’da mimar Royal’in çöküşüydü). Ballard’la aynı fikirde misiniz ?

NC: ’Sınırlandırılmamış’ anahtar kavram olabilir; Davis’in analizinin parlaklığı, kentsel planlamanın ne kadar dar bir çıkar çevresini takip ettiğini göstermesindedir. Daha az planlama, daha az kontrol, daha az düzenleme ancak daha az hırs olduğunda işler ve bunun olma olasılığı nedir? Bu bana serbest pazardaki bir Noam Chomsky alıntısını hatırlattı: ’Harika bir fikir gibi duruyor, belki bir ara bunu denemeliyiz’.

SS: Rem Koolhaas, Ballard’ın hikayelerindeki bazı mimarlara geçici bir benzerlikten fazlasını taşıyor gibi gözüküyor: Ego, aşırı derecede gurur, kendinden menkul eksantrik olarak mimar.

NC: Öyle olduğunu düşünmeyi seviyor herhalde. Ballard’ın mimarlarını seviyorum: İyimser gözüküyorlar ve inançlılar ama aynı zamanda toplumu mimarlığın gücüyle iyi yönde değiştirme amacıyla yanlış yönlenmişler. Onlar daha erken bir jenerasyona, nitekim Ballard’ınkine aitler. İddia ederim Robert Maitland, Britanya’nın haftalık mimarlık gazetesi Building Design’a projelerden yakınan öfkeli mektuplar gönderiyordur. Rem’in en son işi, özellikle Çin’deki, bana oldukça kinik geldi. Şöhrete olan takıntısı, özellikle kendisininki, onu itekleyen başlıca güç gibi ve de kendi jenerasyonundan diğer bütün ’iyi’ Marksistler gibi o da mükemmel bir kapitalist oldu.

SS: Kendi görüşünü insanlara empoze etmeye çalışan, kibirli, narsist mimar arketipi bağlamında mimarlığın hala bir imaj problemi var mı?

NC: Evet, çünkü hepimiz kibirli ve narsistiz.

SS: Concrete Island gibi kitaplarda ve The Ultimate City gibi hikayelerde Ballard mimarlığı zulmedici kapitalizmin bir enstrümanı ve mimarları da bu zulmün iştirakçıları olarak tasvir ediyor. Bana göre Ballard için, devletin isteklerini yerine getirdiği, tasarımlarını gerçekleştirmek için devlet ödeneğine başvurduğu ya da büyük şirketlerin arzularını gerçekleştirdiği sürece hiçbir mimar gerçekten radikal olamaz ya da mimarlığı gerçekten ~sanat’ olarak göremez. Bu, günümüz mimari pratiğinin eksiksiz bir özeti midir? Bu hayal kırıklığını saf yaratıcı ruhla nasıl bağdaştırırdınız?

NC: 1989 yılında doktora tezime Frederic Jameson’dan bir alıntıyla başladım: ~Bütün sanatlar arasında mimarlık, kar yüzdeleri ve arsa değerleriyle gerçekte aracısız olarak ekonomiye en yakın olanıdır. O zamandan beri az şey değişti, aslında işler daha da kötüye gitti. Mimarlık şu anda profesyonel mimarlıkla eşanlamlı, kuramsal düşünce entelektüel olmaktan çok finansal ve de mimarlar açgözlü düşünceleri ve hareketleriyle bugünkü küresel finans krizinin suç ortakları. Mimarlığı sadece bina inşası bağlamında düşünmekten vazgeçmeliyiz. Bu yüzden diğer disiplin ve modellerden ilham almakla ilgileniyorum.

SS: Ballard şöyle diyor: ~Yeni mimarlık bütün dünyaya hükmediyor, hepimizin içindeki sıkılmış ergene filmler gibi kuruluyor.’ Bu konu hakkındaki düşüncelerin?

NC: Yeni mimarlık için Rem hakkında söylediklerime bakınız. Birkaç yıl önce, Tony Hancock’ın sanat dünyası üzerine çektiği 1961 tarihli satirik film ~The Rebel’den alıntılanmış olan ~şekilci mimarlık’ cümlesini kullandım. Bir noktada şöyle diyor: ~Ben nesneyi resmetmiyorum, nesnenin etrafındaki şekli resmediyorum’. Bilgisayar programlarının kullanımındaki gelişmelerin mimarlara çok çeşitli üç boyutlu formlarla uğraşma imkanı tanıması, çoğu zevkine düşkün gözüken ~akışkan’ (blobby) birçok binaya yol açtı ki bu da ~ilginç gözükme’ ile ~ilginç olma’ ve ~karmaşık gözükme’ ile ~karmaşık olma’ arasında karışıklık yarattı. Mimarlığımız bir görüntü mimarlığı.

SS: Ballard’da mimarlık çoğunlukla bir sosyal kontrol biçimi olarak kullanılıyor. 2005 yılındaki Fransa varoş ayaklanmalarının doğası ve sebepleri ile High-Rise’da resmedilen toplumun çöküşü arasında benzerlikler görüyor musun?

NC: Aslında pek görmüyorum. High Rise, konforlu sosyal yapıların reddi ve daha ~ilkel’ bir sosyal modele dönülmesiyle ilgili. High-Rise’dan iki sene sonra yayınlanan, onunla daha çok benzerliği olduğunu düşündüğüm Themroc adında 1973 yapımı harika bir Fransız filmi var. Yönetmeni Claude Faraldo. Filmde sıradan yaşamına sırt çeviren mavi yakalı bir işçi, dairesinin ön duvarını yıkıyor ve mağara adamları gibi yaşamaya başlıyor. Bununla birlikte Kingdom Come birçok şekilde kent çeperinde hüküm süren anomi ve yabancılığı tasvir ediyor. Sıkıntı ve ne tükettiğimizle tanımlanmamızın getirdiği mahrumiyet günümüz kentindeki en tahrik edici faktörler.

SS: Sizce Ballard’ın psiko-coğrafi kavramlarla çok da bir alakası var mı? Sanki bu ~harekete’ başkaları tarafından seçilmiş gibi bir durum söz konusu.

NC: Bu aralar zaten herkes bir psiko-coğrafyacı. Psiko-coğrafya aslen Durumcular’ın (Sitiasyonistler’in) öne sürdüğü, şehir deneyiminin ~geçiciliğini’ vurgulayarak, şehir planlamanın hegemonik değerlerini ve zonlamayı eleştiren deneysel bir şehircilik biçimiydi. Psiko-coğrafyanın politik tarafı şehrin ~şiirselliği’ adına azaltılmıştır. Bence Ballard bazı yazılarında psiko-coğrafyanın politik tarafını, onu moda bir şekilde konu edinenlerden çok daha iyi bir şekilde sürdürmüştür.

SS: Sizin dersinizde film, video, animasyon ve hareketli grafiğin yeri nedir? Film metodolojisi mimari tasarımı nasıl aydınlatabilir?

NC: Benim zamana dayalı tekniklerde asıl ilgilendiğim hikaye anlatabilme becerisi. Ama gene de, pedagojik bir düzeyde; film, video ve animasyonla çalışmak birçok organizasyonel ve estetik beceri de edindiriyor. Bu yüzden benim meslek karşıtı söylemime rağmen, öğrencileri meslekte oldukça başarılı iş görecek şekilde donatmakla çok iyi bir iş yapıyor gibi gözüküyorum.

SS. Atrocity Exhibition’da zihinsel hastaları terapi için kendi filmlerini yapmaya teşvik eden bir çok senaryo var. Öğrencilerinizin zihinsel durumlarına çamur atmadan (!) kitaptaki “kendin yap”(DIY) film estetiğine olan göndermeler, mimarlığı düşünmek için Ballard’ı ve filmi kullanmanıza dair bir esin kaynağı oldu mu?

NC: Benim öğretme şeklim çoğunlukla öğrencilerin kendi seslerini bulmasına göre ayarlanmış, bunun iyileştirici olup olmadığı benim için önemsiz. Ayrıca, ataerkil modelden nefret ettiğim kadar psikanalitik bir öğretim modelinden de nefret ediyorum.

SS: Tabii, ama ben aslında bu iyileştirici taraflarından değil, daha çok “kendin yap” açısından ve yapılı çevrenin aracılığından bahsediyordum.

NC: Mimarlık öğretirken filme başvurmaya başlamam, ki bunu 1999’dan beri yapıyorum, aslında kendi yaptığımın da bu olmasından ötürü. BYG’nin (Bilgisayarla Yaratılmış Görüntü-CGI) yükselişi, animasyon ve dijital videonun bulunabilirliği mimari ve uzamsal fikir ve anlatıların üretilme, geliştirilme ve ilişkilendirilmesini daha ulaşılabilir ve uygun hale getirdi. Bruce Nauman ya da Burroughs gibi lo-fi (“kendin yap”a karşı) sanatçıların ve film yapımcılarının etkileri çekiciydi, ancak beni asıl itekleyen teknolojik imkanlardı.

SS: Sizce Ballard özellikle filmsel ve sinematik bir yazar mı?

NC: Evet ve işte bu yüzden İngiliz edebiyat dünyası ~edebi’ bir yazar olmadığı için ona hala biraz kuşkuyla yaklaşıyor. Ballard edebi şekillerle etkilemek yerine görüntüler yaratmak ve hikayeler anlatmak istiyor.

SS: Bence öğrencilerinizin filmleri gerçekten çok etkileyici olmuş, özellikle de bunları yaparken bir “stüdyo bütçeleri” olmadığını hesaba katarsak. Bu filmleri yapanlar, siz ve işin içinde olan herkes alkışlanmalı. Ama film yapmaktan öte, siz ayrıca Ballard’ın sinemaya uyarlanmış işlerine de baktınız. Bu uyarlamaların analizleri Ballard’ın ~spekülatif ve öyküsel mimarlıklarını’ anlamamıza nasıl yardımcı olabilir?

NC: Bu özel pozisyonu belirli iki sebepten ötürü aldım: Çağdaş mimarlık eleştirisiyle alakadar olduğum ve bir de eğlenceli olduğu için. Film analizi sadece bir başlangıçtı, izlediğimiz filmler arasında Jonathan Weiss’ın Atrocity Exhibition’ı ve Sinclair ile Petit’in London Orbital’i en etkili olanlarıydı. Mimarlık mimarlara bırakılmamalı ve bu konudaki tüm söylemler açılmalı. Daha önce mimari eleştirinin var olup olmadığını sorgulamamın asıl sebebi mimarlığın fazlaca kapalı ve anlaşılması zor bir disiplin olması. Kimse Rem’leri, Danny’leri ve Zaha’ları eleştirmeyi göze alamıyor çünkü dışarıda bırakılmaktan korkuyorlar. Dergiler konu arayışı içerisindeler ve hemen hemen her şeyi sorgulamadan basabiliyorlar, eğer sorgulasalar o zaman konuları tükenecek.

SS: Jonathan Weiss’ın filminin tanınmaya başlaması güzel. Sizin burada takdir ettiğiniz nedir?

NC: Bu filmi neredeyse bütçesiz yapmaya kalkışması tamamen bir cesaret işi. The Atrocity Exhibition Ballard’ın yazıları arasında en Burroughsyen olanı ve bence Weiss bunu yakalamış görünüyor. Önceden çekilmiş görüntülerin (found footage) kullanılması ve kaydırılmış zaman çizelgesi kitaptaki edebi karakterde yankılarını buluyor ve filmin bazı parçaları bakmak için fazla güzel. Zor veya anlamsız olduğuna dair eleştirilere katlanamıyorum. Bunlar sanki asıl metnin zorluklarını görmezden geliyor gibiler.

SS: Başka kimin iyi bir Ballard uyarlaması yapabileceğini düşünüyorsunuz?

NC: Tam anlamıyla bir kan pıhtısı şöleni (gore-fest) olarak High Rise’ı Takashi Miike, Super-Cannes’ı da Michael Mann yönetmeli ve ben de ~Motel Architecture’ın bir uyarlaması üzerinde çalışıyorum.

SS: Takashi Miike mi, iyi seçim! Ama asıl sizin uyarlamanızdan bahsedin.

NC: JG’nin ~Motel Architecture’da ima ettiği analizi geliştirmek için “Sapık”ın duş sahnesi üzerinden kare kare geçiyorum. Ayrıntılı bir taslak senaryo yaptım ve yeni yılda bir şeyler çekmeyi umuyorum. Konuk editor olduğum Architectural Design’ın bir sayısına yaptığım şeyin bir parçası bu proje üzerine olacak (bir çeşit ~Geleceğin Evi’) diğeri ise mimarlık mesleğine karşı bir deneme.

SS: AD’nin konuk sayısının adı açıkça ~Ballardyen’ olacaktı, değil mi?

NC: Baskı, şu anki haliyle açıkça Ballard ya da Ballard’ın yazıları hakkında olmaktan öte daha genel bir şey olmaya yöneldi. Günümüz mimarisinin, ana akım mimarlık dergileri tarafından sunulan parlak ~büyüklük’ ve ~her şey harika’ vizyonuna bir panzehir. Tartışmayı birazcık açtıysam da asıl prensipler hala ~Ballardyen’. Hala tamamıyla Ballardyen olan bir kitap yazmak ve The Near Future’ı buna bir ilk adım olarak kullanmak isterim. Bu, sayının tanıtıcı yazısı, ki bunun Near Future projesi için aklımda olanları iyice özetlediğini düşünüyorum: Son yirmi yılda, ekonomik güçlerin büyüme ve gelişmesinin bir toplumun ilerlemesi ve zenginleşmesi için tek yöntem olduğunu düşünen mimarlık mesleği geç kapitalizmin ’bırakınız yapsınlar’ siyasetine suç ortaklığı etmiştir. İçinde bulunulan ekonomik kriz bize; sınırsız büyümenin olduğu bir geleceğin yalnızca olabilirliğini değil, çevresel etmenleri de işin içine katarak tavsiye edilip edilemeyeceğini de sorgulatır. Krizde öyle bir noktaya geldik ki, ekonomik, çevresel ve de teknolojik, nasıl bir gelecek istediğimize ama aynı zamanda gerçekten nasıl bir gelecek gerçekleştirebileceğimize karar vermemiz gerekiyor. Öyle görünüyor ki mimarlık mesleği ~iş icabı’ demekten öteye gidememekte ve hala yıllarca boş kalacak projelerin parlak, şaşaalı imajlarını üretmeye devam etmektedir. AD’ın bu sayısı yalnızca geleceğe dair imajlar göstermek yerine, birkaç alternatif sesi dile getirmeyi, günümüz şehir hayatının es geçilen taraflarını geliştirmeyi ve geleceğe dair bazı yeni görüşler bulmayı amaçlamaktadır. Bu sayı, bir takım mümkün ~Yakın Gelecekleri’ inceleyen geniş bir yelpazeden fikirler sunuyor. Bunlar Swindon’da tekrar ortaya çıkan guttan tutun da, Güney İtalya’nın etkili bir kanunsuzluğun var olduğu bazı yerlerindeki politik görünümüne dair analizleri içeren gelecekler olabilir. Bu sayı eleştirel analizi harika grafiklerle birleştirmekte ve günümüz mimarlık pratiğinin sınırlarında dolaşan işleri içermektedir. Sentetik mekandan psikanalize, post-modern coğrafyadan post-ekonomiye, sibernetiğe, nörolojideki gelişmelere hem de J. G. Ballard ile William Gibson gibi yazarların kurgusal yazıları gibi konulara değinirken, ~The Near Future’ mimarlık söyleminin sıcacık dünyasını sarsacak bir dizi polemik patlamasını sunacak.

SS: Teşekkürler Nick.

Çeviri: Erdem Üngür